sabri küstür Avatar

Yorum

SunExpress ile uçmak mı? Bir daha asla!!!

Yine bir Antalya yolculuğu. Bu yolculuk için biletimizi aylar önce SunExpress’ten aldık. Başlangıçta uçağımız bu akşam 21.40’taydı, Sabiha Gökçen’den. Birkaç hafta önce uçuşun 23.25’e kaydırıldığını öğrendik. Biraz canımız sıkılsa da, boşverip geçtik.

Bugün öğleden sonra telefon eden eşim yeni bir can sıkıcı haber daha verdi. SunExpress O’nun telefonuna SMS göndermiş ve uçuşumuzun 00.40’a ertelendiğini bildirmiş.

Aslında buna bile bile lades denir. Bundan birkaç ay önce de İzmir’e SunExpress ile uçalım demiştik de akşam 8’de kalkması gereken uçak 10 buçukta kalkmıştı. O zamanlar bir daha SunExpress ile uçmayacağımı söylemiştim kendi kendime. Ama bilet fiyatını ucuz görünce, satın alalım dedik. Bir daha mı? Asla. Bir daha en ucuz bile olsa SunExpress ile uçmak kesinlikle yok. Tabii, Antalya’dan da Sun Express ile Sabiha Gökçen’e indikten sonra…

Yorum

Mobil internet paketlerimde düzenlemeye gittim

İşim gereği sürekli internete bağlı olmak zorundayım. Evde, diğer bir deyişle ev-ofiste problem yok, ancak ya dışarısı? Bu noktada 3G teknolojisinin nimetlerinden sonuna kadar faydalanıyorum. iPhone’umda Turkcell’den alınmış 4 GB’lık bir internet bağlantı paketi var, bunun yanı sıra bilgisayardan internete bağlanmak için de 4 GB’lık ayrı bir paketi de Turkcell VINN USB modem ile birlikte kullanıyordum.

Bunun dışında Avea ve Vodafone hatlarımda da 100 MB’lık paketler var. Akıllı telefon kullandığım için bu cihazlar öyle ya da böyle internete giriyor, veri alışverişi yapıyor. Eğer minimum da olsa bir paket olmazsa, iş yaş. Fahiş telefon faturaları gelebilir. Bu nedenle 100 MB’lık temel paket alıp kafayı rahat ettirmek en güzeli.

Turkcell VINN modemi 2009’da, 3G ilk çıktığında taahhütle almıştım. 2 yıllık taahhüt dolunca 6 ayı 29 TL’lik özel bir kampanyadan yararlandım, o da bitince her ay 39 TL ödüyordum. VINN modemi sadece bilgisayarla kullanabiliyordum, bu nedenle pratik olmuyordu. Hazır üzerinde bir taahhüt de yokken o modemle kullandığım hattı iptal ettirip yeni bir şey yapayım dedim ve Turkcell Multi VINN modem aldım. Multi VINN modem aynı anda 5 cihaza kadar Wi-Fi bağlantısı sunuyor. Yani bir yere gittiğimde aynı anda bilgisayarlarımı, iPad’imi, akıllı telefonlarımı tek bir paket üzerinden internete bağlayabilirim. 4 GB’lık paket, 2 yıllık taahhüt, ayda 39 TL. Yeni bir hat aldım ve 2 yıl taahhütle birlikte Multi VINN kullanmaya başladım.

Multi VINN’ı satın almadan önce iPhone’daki 4 GB’lık paketi Wi-Fi üzerinden diğer cihazlarıma paylaştırıyordum. Buna gerek kalmadığına göre iPhone’daki 4 GB pakete de gerek yok. O paketi iptal ettirdim. Yine de, iPhone’u 100 MB’lık bir paketle kullanmak olmaz, çünkü orada tüm e-posta hesaplarım kayıtlı, üstelik oradan internete girme, Twitter veya Facebook’u kontrol etme gibi işleri yapıyorum. Bu nedenle iPhone’da 1 GB’lık paket bulunsa iyi olur. Mobil operatörlerin 1 GB’lık internet paketlerini karşılaştırdım, en avantajlısı aylık 19 TL’lik ücretle Avea’da görünüyor. Avea SIM kartımı kesip iPhone’a taktım ve 1 GB’lık paketle birlikte Avea hattımı iPhone’umda kullanmaya başladım.

Sonuç olarak ortada internet paketleri açısından bir düzen değişikliği söz konusu. Etkilenen hatlar Avea ve Turkcell hatlarım oldu. Vodafone ise bundan etkilenmedi, etkilenmesine de niyetim yok, çünkü orada kullandığım ve artık abone alımına kapatılan Aylık 100 MB Cepnet paketinden memnunum. Ara sıra, ihtiyaçlara, internet bağlantı hızına veya fiyata göre ana internet paketi için hizmet aldığım mobil operatörü değiştiriyorum. İş gereği üç mobil operatörden de destek almanın güzel tarafı bu. 

1 Yorum

Türkiye “ses”ini kaybetti

Sesine hasta olduğum Cüneyt Türel’in aramızdan ayrılışının haberini aldık bu sabah. Ne yazık ki, durumunun ağırlaştığından haberim vardı. Ancak bir şeyle teselli buluyorum. Hayata gözlerini kapatmadan önce O’nun için hazırladığımız web sitesini görmek O’na kısmet oldu.

Büyük Usta’ya Allah’tan rahmet, yakınlarına sabır diliyorum. O, sesiyle yaşamaya devam edecek.

Yorum

Bir pazar kahvaltısı

İstanbul’u haftasonları pek sevmiyorum. Hafta içini iş yerlerinde geçirenler doğal olarak haftasonunda kendilerini dışarı atıyor, bu da doğal olarak trafiğin yoğunlaşmasına neden oluyor. Hafta içi sabah ve akşam saatleri dışında trafik genellikle rahattır, ancak haftasonlarında bu durum genellikle tersine döner.

Bu nedenle haftasonlarında tercihim genellikle evde kalmak veya eve yakın yerlerde takılmaktır. Ancak bu da bir yerden sonra sıkıyor ve insan değişiklik istiyor. Bu değişikliği yaşamak adına bu pazar sabahını Boğaz’da kahvaltı yaparak geçirelim dedik, istikamet Emirgan. Bildiğiniz gibi pazar günleri oralar çok yoğun olur, bu nedenle biraz erken gitmek gerekir ki, kalabalığa yakalanmadan yer bulmalı ve rahat bir şekilde kahvaltı etmeli.

Emirgan’a vardığımızda saat 9.30’du, ancak Sütiş neredeyse tamamen dolmak üzereydi.  Neyse ki, içeride iki kişilik bir yer bulduk. O kadar kalabalık olmasına karşın çok hızlı bir servis var. Sipariş ettiklerimiz hızlıca geldi, üstelik yediklerimizden de çok memnun kaldık. Bundan sonra Boğaz’da kahvaltı için ilk tercihimiz burası olacak gibi.

Sütiş’in vale servisi var, müşterilerinin çoğu otomobille geliyor ve bu da valeye bırakılan araç sayısının fazla olması anlamına geliyor. Buna bir de mekanın önündeki trafiğin sıkışıklığını ekleyin. Buna karşılık vale servisi oldukça iyi çalışıyor. Aracımı almak için vale fişini verdiğimde 15 dakika bekleyebileceğimi söylediler, ancak 15 dakika sonra araç önüme geldi. Sürenin uzun olmasına karşın bu bile artı puan sebebi sayılabilir.

Sabah 9 buçuk da geç, en güzeli daha da erken gitmek… Hem daha iyi yer bulmak hem de saatler ilerledikçe giderek artan trafikte vakit kaybetmemek için…

Yorum

Salih ve Gürkan ile Behzat Ç. sayesinde hasret gidermece

Çalgı Çengi gişede fazla ilgi görmeyen, ancak eğlenceli bir filmdi. Bu filmin karakterleri Salih ve Gürkan’ın yeniden bir araya geleceği Çalgı Çengi 2’nin çekildiğini duymuştum, ne zaman vizyona gireceğini bilmiyorum.

Salih ve Gürkan ile Behzat Ç.’de hasret giderdik, kısa da olsa. Başlıktaki bağlantıda nezarethanedeki oynama sahnesini bulabilirsiniz. Umarım en kısa zamanda Salih ve Gürkan’ı yeni bir macerada görme fırsatı buluruz.

Yorum

Digiturk'ün IPTV hizmeti Digiturk IQ yoldaymış

Melih Bayram Dede’nin haberine göre Digiturk IQ servisi yoldaymış. Canlı yayın uydudan, geçmişe dönük arşiv ise internetten yayınlanacakmış. Eğer benim evdeki Pace marka uydu alıcısı bunu destekleyecekse buna abone olurum. 

Yorum

Ön inceleme niteliğinde bir Paris gezisi

Bu ayın 7’siyle 14’ü arasını Avrupa’da geçirdim. Önce Almanya, sonra da Fransa; arada Hollanda’ya günübirlik gidiş ve Almanya’dan Fransa’ya geçerken Belçika’dan transit geçiş de var. Bu yazıda Paris ile ilgili izlenimlerime yer vereyim, sonrasında bir Almanya yazısı da yazarım.

Geçen hafta pazartesi, sabah 06:44’te Köln’den kalkan hızlı tren saat tam 09:59’da Paris’te Gare du Nord’daydı. Trenin kafe bölümünde gördüğüm Paris haritasını cebe indirdim ve daha trenden inmeden hangi metro hattını kullanıp otelimize ulaşacağımızı belirledik. Tek trenle Luxembourg Parkı’nın hemen yakınındaki otele vardık. Elysa Luxembourg temiz, odalarında TV, minibar, ücretsiz kablosuz internet ve diğer imkanların bulunduğu, metro istasyonunun dibinde güzel bir otel. Paris’e yolu düşenlere öneririm.

Otele yerleşip biraz soluklandıktan sonra eşimle birlikte Paris sokaklarını arşınlamaya başladık. Otele adını veren Luxembourg Parkı’nın içinden geçerek Boulevard Saint-Germain’e çıktık. Tam öğle vakti ve hava güneşli olduğundan park yemek yiyenler, güneşlenenler, koşanlarla doluydu. Saint-Germain’den Sen Nehri’nin kıyısına çıkıp nehir boyunca ilerleyerek Eyfel Kulesi’ni karşımızda bulduk. Aslında daha karşımıza çıkmadan kulenin tepesini görmeye başlamıştık ve aklıma İstanbul’a ilk kez gelip de Boğaziçi Köprüsü’nün ayağını uzaktan gördüğümde hissettiğim duygu gelmişti.

Eyfel Kulesi’nin önünde sıra, özellikle asansörle çıkmak isteyenler bir hayli sıra bekliyor. Bir de merdivenlerle çıkabilmeyi göze alanlar için ayrı bir kapı var. Kuyruğun olmadığı bir zamana denk geldik, kolayca bilet alarak Eyfel’in merdivenlerini tırmanmaya başladık. Eyfel Kulesi 300 metre, tahminimce 125-150 metre arasında bir yüksekliğine çıktık. İkinci katının üst bölümüne kadar merdivenle çıkışa izin var. En tepeye çıkış için oradan bilet alınıp asansöre binilebiliyor. Bir yanım yukarı çıkmak istedi, ancak bir yanım da yükseklikten korktu ve bu kadarın yeteceğini söyledi. Neyse, o yükseklikten Paris’i güzelce seyretme fırsatı bulmuş olduk.

Eyfel’i her yanından fotoğrafladıktan sonra ver elini meşhur Şanzelize. Bizim Bağdat Caddesi kıvamında, ancak ondan daha geniş ve daha kısa bir cadde… Caddenin başındaki Zafer Takı gece vakti oldukça heybetli duruyordu. İlk gün tarihi anıtı uzaktan seyretmeyi tercih edip, ertesi gün yapacağımız Şanzelize turuna bıraktık.

Güne Fransızlar’ın meşhur kahvaltısı kahve ve kruvasanla başladık. Bizim lokantalarda  nasıl masalarda ekmek hazır bulunduruluyorsa, girdiğimiz kafede de aynı şekilde kruvasanlar masalarda hazırdı. Reçeli de isteyip bir güzel kahvaltı ediyorsunuz. Fiyatlar bize göre biraz tuzlu, ancak oraya göre normal. Sonrasında yine Paris’i turlamaya devam. Pantheon Kilisesi, Notre Dame Katedrali, Louvre Müzesi’nin önü (Salı günleri kapalıymış)… Rota bu şekildeydi. Bir de Galeries Lafayette yapalım dedik, ancak önüne gelmişken Apple mağazasını gördüm.

Eşimi Lafayette giderken ben Apple mağazasında kaldım. Bir yarım saat orada takıldıktan sonra tekrar Şanzelize. Dün yarım yamalak gezdiğimiz caddeyi bu sefer daha rahat gezme zamanıydı. Caddede gezerken karşımızdan gelenlerin elinde yeşil renkli poşetler vardı, biraz dikkatli bakınca Laduree olduğunu anladık. Paris’in meşhur pastanelerinden ve çok güzel makaronları varmış. Karşımıza çıktığı gibi daldık içeri, uzun bir kuyruk… Ancak girdik bir kere, çıkmak yok, yaklaşık 25 dakika bekledikten sonra birkaç makaron ve 2-3 dilim kekle dışarı çıktık. Dün uzaktan gördüğümüz Zafer Takı’nı ziyaret edip, onun önünde de birkaç fotoğraf çektirdik ve tabii ki anıtı da güzelce pozlamayı ihmal etmedik.

Son durak yeniden Eyfel Kulesi… Bu kadar dolaştıktan sonra akşamı etmiştik. Eyfel Kulesi’ni hem gündüz hem de gece görmemiz gerektiğini tavsiye etmişlerdi. Tavsiyelere tamamen uymadan gelmek olmazdı, bu nedenle Zafer Takı’ndan aşağı doğru salınarak Eyfel’in karşısına çıktık. Kule, gece vakti ayrı bir gösterişe sahip, üzerindeki aydınlatmalar süper, saat başlarında da özel ışık gösterileri oluyor sanırım, kule ışıl ışıl parıldıyor. Daha önce kitaplarda, gazetelerde, TV’lerde ve internette gördüğüm meşhur bir yapıyı dünya gözüyle görmek apayrı bir zevk. Kuleyi birkaç dakika öylece seyrettim.

Bu şekilde akşamın dokuz buçuğunu ettik. Otele dönüş için yine metro, aslında doğrusu RER hattını kullandık. İki vasıtayla otel bölgesine vardık. Otelin altında bir Japon lokantası var. İlk akşam içerisi oldukça kalabalıktı, güzel bir yer gibi görünüyordu. Orada yemek yemeye karar verdik ve iyi de etmişiz. Set menüleri oldukça uygundu ve gelen yemekler de lezzetliydi.

Çarşamba günü İstanbul’a geri döndük. Uçak Orly Havalimanı’ndaydı ve yine otelden RER’i kullanarak Antony istasyonuna, oradan da özel raylı sistemi kullanarak havalimanına vardık. İki günde Paris’in bir ön incelemesini yapmış olduk. Ancak bu kesmez, bir daha gitmeye karar verdik. Eyfel Kulesi’nin en tepesine çıkma, Louvre Müzesi için 1-2 gün ayırma bir sonra yapacağımız detaylı gezinin ana maddeleri arasında yer alıyor. Artık o geziyi ne zaman yaparız, Allah bilir, kısmet…

Yorum

Şantiye kent İstanbul

İstanbul’un merkezinde sayılan ilçelerinde inşaat faaliyetleri bir hayli hızlı ilerliyor. Hem Avrupa hem de Anadolu yakasında göğe doğru uzanan binaların sayısı her geçen gün daha artmakta. Deyim yerindeyse ortalık şantiyeye dönmüş durumda. Kentin işlek caddelerinde iş makinelerini ve kamyonları görmek normal bir hâl aldı. Bu durum yolların da köstebek yuvasına dönmesine neden oluyor. Arabalara yazık!

Durumun iyice kötüleştiği bir yer var: Anadolu yakasında, E-5 Uzunçayır Kavşağı’nı geçtikten hemen sonra yolun sağında bir fil heykeli vardır ve o heykelden hemen sonra bir sağa dönüş bulunur. Buradan sapanların karşısına hemen bir dik rampa çıkar. Bu yol Acıbadem civarında oturanların evlerine giden yoldur. Yaklaşık 1-2 yıldır bu civarda yapılan bir site nedeniyle bu rampa harap olmuş durumda, üstüne üstlük trafik de tam bu rampa üzerinde tıkanıyor.

Daha önce bu rampayı çıkamayıp geri doğru kayan kamyonları görmüştüm. Hatta sonrasında “kamyon giremez” levhası da koymuşlardı. Bu sabah, sıkışık trafikte o rampayı kullanmam gerekti. Arkaya kaydırıp arkamdaki arabaya çarpmamak için bir hayli zorlandım. Yağmur yağdığı için çamurlaşan yol durumu iyice zorlaştırdı. Neyse ki, el frenini de kullanarak oradan kurtulmayı başardım.

1 Yorum

Formula 1’in D-Smart üzerinden yayınlanacak olması üzerine

Türkiye’deki Formula 1 severler için günlerin pek güzel geçtiği söylenemez. Bu yıl takvimden çıkarıldık, İstanbul Park’ta yarış yapılmayacak. 2009 yılından bu yana yarışları canlı olarak yayınlayan TRT’nin sözleşmesi bitti. Yayın haklarını Saran Grubu’nun aldığı haberleri gelmişti. Saran Grubu da yayın yetkisini D-Smart’a verdi. Bu, Formula 1 yarışlarının şifreli yayınlanacağı anlamına geliyor.

1990’ların ikinci yarısından bu yana yarışları açık kanalda seyrediyorduk, bu da F1 hayran kitlesinişn artmasına büyük katkı sağlamıştı. Yarışların şifreli kanalda yayınlanacak olması ne yazık ki ilgiyi azaltacaktır. D-Smart üyeliği olup, aynı zamanda Smart Spor’u da izleyebilenler mevcut durumda şanslı gibi görünüyor. 

D-Smart abonesi olduğum için bir sorun yok, evde yarışları izleme şansına sahibim. Ancak evde olmadığım herhangi bir pazar günü cep telefonunu, tableti, bilgisayarı veya bulunduğum yerdeki TV’yi açıp yarış izleme şansım olmayabilir. Belki D-Smart bu konuda birşeyler yapabilir, ancak onlar da belli bir karşılıkla sunulacaktır.

Neyse ki, Formula 1 yarışlarını yine Serhan Acar anlatacak. O’nun anlatımıyla yarışları takip etmek gerçekten büyük bir zevk.

Bu arada önümüzdeki cumartesi ve pazar günleri TV karşısında olacağım. Haftasonu planlarını F1’e göre yapma zamanı başlıyor. Tabii, Ferrari’nin durumu iyi olmayınca tercihim başka aktivitelere yönelik olacak gibi görünüyor. Umarım sezon öncesi iyi işaretler vermeyen Ferrari’nin durumu ilerleyen zamanlarda daha iyi olur. Ancak nasıl başlarsan öyle gider, bu da bir gerçek. Bu arada Kimi Raikkonen’in geri dönüşü de ayrı bir heyecan kaynağı, bunu da belirtmeliyim. Ancak artık favorim Fernando Alonso…

Yorum

Yurtdışında mobil internet maceralarım

Türkiye’de faaliyet gösteren mobil operatörler ses tarafında olduğu gibi mobil internet tarafında da yurtdışında kullanıma özel çeşitli tarifeler sunmaya başladı. Ancak bu mobil internet paketlerinin sunduğu veri miktarı çok az, 250 MB gibi tatmin edici sayabileceklerim ise 200 TL civarında yüksek fiyatlara sahip.

Yurtdışına iş için çıkıyorsam, gün boyu genellikle bir konferans alanında veya fuar merkezinde oluyorum. Bu sayede Wi-Fi üzerinden internete erişme gibi bir şansım var. Otellerde zaten Wi-Fi hizmeti genellikle sunuluyor. Yani, iş gezilerinde bir problem yok. Tabii, Wi-Fi şebekesine bağlı kalmak bu gibi etkinliklerde meydana gelen gelişmeleri anında okuyuculara aktarma konusunda birtakım sorunlara neden olabiliyor, orası ayrı bir konu.

Eğer turistik amaçlı bir gezi gerçekleştirmişsem, yukarıdaki gibi bir durum söz konusu değil. E-postalara her an bağlı kalmak veya Teknoblog’u güncellemek için mobil internet şebekesine ihtiyaç var. (Tatilde olsam bile, işim gereği bunlar bir zorunluluk.) Geçen ekim ayında İtalya’ya gitmiştim. Roma’da haftasonu bulunduğum için ve kaldığımız otelde Wi-Fi üzerinden internete çıkmak mümkün olduğu için bir sorun olmadı. Ancak sonrasında geçtiğimiz Floransa’da kaldığımız otelin Wi-Fi şebekesine bir türlü bağlanamadım. Bu nedenle bir hat almak şart olmuştu. Yakındaki bir TIM mağazasına gittim ve 20 avro karşılığında bir hat aldım. Bu 20 avronun 10 avrosu hatta yüklendi, ayrıca haftalık 250 MB olmak üzere 1 GB mobil internet paketi de hediye edildi. 250 MB üç gün için yeter de artardı bile. O hat geride kalan üç gün boyunca işimi fazlasıyla gördü.

Şimdi Almanya’dayım ve yine bir mobil hat ihtiyacı doğdu. Önce Vodafone’u denedim. Ancak Vodafone Almanya’nın tarifeleri çok karışık ve bir hat almak 35 avro gibi belirlediğimin üzerinde bir fiyata denk düşüyor. Bu 35 avronun içinde mobil internet erişiminin yanı sıra konuşma dakikası da var, ancak Vodafone Kırmızı Pasaport zaten işimi görmekte, yani sese ihtiyacım yok. Vodafone Almanya’dan umduğumu bulamayınca O2’ye yöneldim. Arkadaşım O2’nin şebekesinin Vodafone kadar iyi olmadığını söylese de, yapacak bir şey yoktu. O2’de bir SIM kart için 15 avro ödedim, aslında promosyon varmış, bir SIM kart daha verdiler. Trajikomik bir durum… Üstüne 10 avro karşılığında, 300 MB’lık bir paket aldım, yani toplam 25 avroya internet erişimini halletmiş oldum.

Yarın Fransa’ya, Paris’e geçiyoruz. Orada da üç gün boyunca kullanabileceğim bir hat için şansımı deneyeceğim. Dersime çalışmak için Orange ve SFR’nin sitelerine baktım, SFR’nin ön ödemeli teklifleri gayet uygun gibi görünüyor. İngilzce konuşmayı pek tercih etmeyen Fransızlara durumu anlatabilirsek, ayrıca pasaportla hat alma imkânı tanırlarsa, orada da her yerde internete bağlanma, Eyfel Kulesi önünde Foursquare’de yer bildirimi yapma, fotoğrafını Twitter üzerinden paylaşma fırsatı bulabileceğim.