del_icio_us_ iconŞimdiye kadar neden Del.icio.us’u kullanmamışım hayret ediyorum. Ancak doğrusunu da söylemek gerekir ki, Del.icio.us’un işlevselliği IE8′in hızlandırıcı aracı sayesinde daha da artıyor. Efendim, del.icio.us ya da delicious.com adresinden erişebileceğiniz sosyal bookmark sitesi sizin favori sitelerinizi ya da favori sayfalarınızı kayıt altına alan bir servis. Bu sayede istediğiniz her yerden favori site listenize ulaşmanız mümkün.

Geçen haftasonundan itibaren bu servisi kullanmaya başladım. IE8′e eklentisini de kurdum. Şimdi tek yaptığım beğendiğim bir sayfanın üzerinde sağ tıklayıp Accelarators (Hızlandırıcılar) bölümü altında yer alan “Share with Delicious”‘a tıklamak. Açılacak yeni sayfada dilediğiniz notu da girin, Submit tuşuna basıp gönderin. İşlem tamam… Del.icio.us blog ya da site sahipleri için de güzel araçlar sunuyor. Örneğin, yukarıdaki menüde bağlantısını göreceğiniz “Favorilerim” bağlantısından ulaşacağınız sayfada Del.icio.us’taki favori sayfalarımı bulabilirsiniz. Ben yeni sayfalar ekledikçe bu liste daha da zenginleşecek. Kafamda bu tarz birşey yapmak vardı, Del.icio.us sayesinde fazla zahmete girmeden gerçekleştirmiş oldum. Read the rest of this entry »

google-earth-kumluca-2

Google Earth programını çok seviyorum. Bilgisayarınızın başından kalkmadan dünyanın dört bir yanını gezmenizi sağlıyor. Favori yerlerim ise Pasifik Okyanusu’ndaki adalar.

Bu program yepyeni eklentilerle sürekli gelişiyor. Fotoğraflar, videolar, hava durumu raporları… API’lar sayesinde herkes bu programın gelişimine yardımcı oluyor. Google Earth’ün yeniliklerinden bir tanesi de yer şekillerini üç boyutlu olarak resmetmek. Üstelik bu üç boyutlu grafikler neredeyse gerçeğiyle birebir. Yukarıda gördüğünüz Antalya’nın Kumluca ilçesinden alınmış olan bu görüntü bunun en güzel örneği. Yazının devamındaysa Kumluca’dan gerçek bir fotoğraf var. Read the rest of this entry »

patara-plaji-500-x-375

Artisteer yazılımı sağolsun, tematik bloglarım için olmasa da kişisel blogum için güzel temalar yaratmamı sağlıyor. En tepesinde gözlüklü, cool bir fotoğrafımın yer aldığı temanın narsizm kokmaya başladığını hissederek bu temayı yeni bir tanesiyle değiştirmeye karar verdim.

Madem yaza girdik, tema da yazın izlerini taşısın istedim. Temanın başlık kısmında yer alan fotoğraf geçen sene Ağustos ayında Patara Plajı‘nda çekildi. Antalyalı olmama rağmen Patara’ya ilk kez geçen sene ayak basmam ayrı bir utanç kaynağıdır. Bu sene sadece bir haftalık yaz tatili planım var. Kendimi Kasım ayına saklıyorum, esas deniz keyfini o zaman yaşamayı planlıyorum. Yeni temanın tadını çıkarın.


Sonunda oldu… Yaklaşık beş sene boyunca bu zamanları bekledim. Meğer zaman ne çabuk geçiyormuş. 2003-2004 sezonunun ilk yarısında bahisler bile kapanmıştı artık. Beşiktaşımın şampiyon olacağı belli gibiydi. Ancak bazı çevreler bunu istemedi ve şampiyonluktan olduk. Hâla o zamanları hatırladığım zaman kötü olurum. Bazen başkalarını bazen de Beşiktaş içindekileri suçlarım.

Her neyse… O günler geride kaldı. Şimdi o günleri hayal meyal hatırlıyoruz. Geçen zaman zarfında belki şampiyonluk kazanmadık, ancak Beşiktaşımız yine de bizi sevindirdi. İki tane Türkiye Kupası ve bir tane de Süper Kupa kazandık. Sevinsek bile, şampiyonluk hasretimiz hiç dinmedi. Geçen sene çok yaklaştık, ancak hakemler izin vermedi. Bu sene vuslata erdik ve şampiyonluğa kavuştuk.

Şampiyonluğa kavuşmak kolay olmadı. Herşeyi yazacak değilim, hikayeyi zaten gazeteler yazıyor. Ben kendi açımdan anlatayım olayları… Metalist Kharkiv maçının rövanşı… Bayramın üçüncü günü akşamı… Zaten hastayım, ayakta zor duruyorum, bunun üstüne 4-1′lik yenilgiyle Beşiktaşım hasta etti beni. Belki Ertuğrul Sağlam’ın gitmesini istemiyordum, Demirören’e kızıyordum, ancak Mustafa Denizli’nin gelişini de bir o kadar destekledim.

İlk yarı iyi bir yerde bitirmedik. Fenerbahçe maçında hakem yüzünden doğrandık. Ankaraspor maçında kendi aptallığımızın kurbanı olduk ve Beşiktaşım o bayramı bize zehir etti. GS maçı da hakem yüzünden ayrı bir hüsran oldu. “Bu sene de artık geçti, vuslat başka bahara kaldı.” diye düşünürken Mustafa Hocam 26. haftayı hedef olarak belirledi. Keza Beşiktaş’ta da yeni yılla birlikte düzelme vardı. Yapılan iki transferle açıklanamaz bu durum sadece, gerçekten gözle görülen bir değişim vardı. Hatta bir maçtan sonra Facebook’ta “26. haftayı bekliyorum” diye yazmıştım.

İkinci yarı başladı, Konya ve Trabzonspor beraberlikleri biraz canımızı sıksa da ümit de aşıladı. Ondan sonra galibiyet serisi başladı ve Sivas maçına kadar geldik. O maçın olduğu gün fena halde heyecanlıydım. Belki içimden kazanmak geçiyordu, ancak 1-1′lik sonuç da fena değildi. Bunun sonrasında artık Sivasspor’un maçlarını da izlemeye başladım. Antalya, Konya, Trabzon… Sivas’ın bu maçlarını hep seyrettim. Trabzonspor maçından sonra biraz ümitsizliğe kapıldım. Erman Toroğlu gibilerin gazıyla Anadolu takımlarının Sivas’a yatacağını düşünüyordum. Neyse ki, Gaziantep ve bir İstanbul takımı olan İBB, Sivasspor’a gerekli olan çelmeyi takmışlardı. Bu arada Konyaspor’u da es geçmemek gerekiyordu.

Beşiktaş cephesine tekrar gelecek olursak… Bursaspor maçını izleyemedim, ne yazık ki uçakla İstanbul’a gelmem gerekiyordu. Uçaktan iner inmez kardeşimi aradım, maçın berabere bittiğini söyleyince başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Neredeyse bir hafta bunun üzüntüsüyle geçti, biz Beşiktaşımız’a güvenirken O bizim güvenimizi boşa çıkarmıştı. Eskişehir maçını kafayı bularak izleyebildim. Goller gelmedikçe stresim de artmıştı, neredeyse sinirden ağlayacaktım. Geldik Fenerbahçe maçına… Sivasspor Gaziantep’e takılmıştı ve lider olabilirdik. Ancak o akşam tanıyamadığımız bir takım sahadaydı ve bize hayatı zindan etti. Maçın ortasında hüngür hüngür ağladığımı hatırlıyorum. Holosko’nun golüyle biraz umutlansak da, beraberliği kurtarmayı ümit etsek de, ne yazık ki son birkaç senedir izlediğimiz film tekrarlandı ve Fenerbahçe’ye İnönü’de yine yenildik.

Bu maçın akşamı uyuyamadım. Gece 12.00′da yatağa girdim, ancak daldığımda sabah saat 5.00′dı. Sadece benim değil, birçok Beşiktaşlı taraftarın gözüne o gece uyku girmedi. O gecenin psikolojisiyle ümidimi kesmiştim, ancak 2 gün geçtikten sonra Salı gününden itibaren tekrar haftasonunu ve gelecek haftaki Fenerbahçe maçını beklemeye başlamıştım.

Bu maç bence dönüm noktası oldu. Bu maçın ardından Facebook’ta ya da Friendfeed’de Fenerbahçe’li taraftarların yazdıkları alay dolu mesajlar beni fazlasıyla sinirlendirmişti. Üstüne üstlük kendi kendime takımıma küsmüştüm. Şampiyon olsak bile bu yetmezdi, bu işi ancak Türkiye Kupası’nı Fenerbahçe’den almak temizlerdi, ancak bu şekilde takımımla barışırdım ki, bu da oldu.

13 Mayıs Çarşamba akşamı… Televizyonun karşısına heyecanla oturdum. Maçın başında gelen golle birlikte heyecanım geçti, sonrasında gelen golle ilk yarı berabere bitse de, takım işin ciddiyetinin farkındaydı. İkinci yarı art arda gelen gollerle birlikte rüya gibi bir akşam başlamıştı. Maçın bitimiyle birlikte doğruca Beşiktaş’a…

Türkiye Kupası’nı aldık ve bir hesabı kapattık. Ancak şampiyonluk için temkinli davranmaya devam ettik. Ankaragücü maçı biraz daha inancımızı arttırdı. Hiç hesapta yokken Eski Açık’tan bilet bulup stadda izlediğimiz Galatasaray maçı ise şampiyonluğun habercisiydi. Bu maçtan sonra eve dönerken bile Beşiktaş’ta korna çalarak kutlamalara ortak olduk.

Yine de son düdük çalmadan tedbiri elden bırakmam. Denizli maçı bitmeliydi, esas fırtına o zaman kopacaktı. Ne yalan söyleyeyim, Cumartesi gününe kadar olayın ciddiyetini anlamadım. Yani şöyle söyleyeyim, artık şampiyon olmuş sayılırdık ve bunun verdiği bir rahatlık vardı. Ancak Cumartesi günü Denizlispor maçının havasına girdik. Bir de Denizlispor’un yakın zamanda FB’ye attığı çelme kafalarda soru işareti bırakıyordu. Ancak Beşiktaşımız’a da güveniyordum. Ki, bu güvenim de boşa çıkmadı. Son düdükle birlikte şampiyonluğu ilan ettik. Şu satırları yazarken bile o anı hatırlayıp gülümsüyorum. Sonrası, doğruca Beşiktaş’a, eğlenmeye… Yazının en tepesinde Beşiktaş’ta çektiğim kutlama videosunu bulabilirsiniz.

Çok bekledik, çok ağladık, çok acı çektik, ancak sonunda oldu. Bu arada bu başarıyı küçümsemeye çalışanlara da bir sözüm var: Şans çalışanın, isteyenin, çok arzu edenin yanında olur. Sizin takımlarınız olmadık puanları kaybederken biz kazanmamız gereken bütün maçları kazandık. Şampiyonluk da böyle geliyor zaten. Bu yüzden, karalamaya çalışmayın, sadece tebrik edin.

sertab-erener-twitter

Aslında başlıktaki “ünlüler” kelimesine sanıp ortalıkta çok fazla olduğunu düşünebilirsiniz. Ancak şimdilik bir elin parmakları kadar. Bu arada sadece yerlilerden bahsediyorum. Sertab Erener ve Demir Demirkan ilk aklıma gelenler arasında…

Özellikle Sertab Erener bu işi iyi beceriyor. Hem Twitter hesabı, hem de Friendfeed hesabı var. İkisi de birbirine bağlı. Bu sosyal kanallar sayesinde Sertab Erener ne yapıyor, ne ediyor, öğrenme şansına erişiyorum. Mesela geçen hafta ağır bir hastalık geçirmiş. Şimdi iyiymiş ve bugün hastalıktan sonra ilk kez stüdyoya girmiş. Bu arada geride bıraktığımız haftasonu da Bodrum’daymış. Belki benim hayatıma bir değer kattığı yok, ancak bilmek hoşuma gidiyor.

Tebrikler Sertab, umarız açtığın yoldan diğer ünlüler de gelir…


Çarşamba akşamı İzmir’de Fortis Türkiye Kupası final maçı oynandı ve Beşiktaşımız çok güzel bir oyunla hem kupayı aldı, hem de ligin rövanşını aldı. Bir anlamda kendisini de bana ve benim gibi düşünen birçok Beşiktaşlı taraftara affettirdi. Geçen hafta maçı izlemek için İzmir’e gitme planları yapmıştık, ancak iş-güç, arabanın durumu gibi nedenlerden dolayı bu plan gerçekleşmedi.

Biz de maç akşamı TV’nin karşısına kurulduk ve heyecanla maçı seyrettik. Her ne kadar heyecanlanmayayım desem de, ne yazık ki olmuyor. Maçı kazanmamız için ilk golü bizim atmamızın gerektiğini düşünüyordum ki, Yusuf sağolsun maçın başında golü attı. Tamam belki Fener daha kontrollü oynuyordu, ancak Beşiktaş da ligdeki görüntüsünden uzaktı. Bobo ilk yarıda %100′lük pozisyonu gole çevirseydi, belki maç orada bitebilirdi.

Neyse, ikinci yarıda Aragones’in de yardımlarıyla ve özellikle Bobo ve Tello’nun bu yarıda vitesi yükseltmeleriyle maçı kazanmasını bildik. Kupanın kaldırılışını izledikten sonra atladık arabaya ve doğruca Beşiktaş’a gittik. Arabada Beşiktaş marşlarını yüksek sesle dinledik ve çevreye de yayın yaptık. Arabayı Akaretler’e park ettikten sonra Çarşı’nın etrafını turladık, diğer taraftarlarla birlikte tezahüratlar eşliğinde yürüdük. Yukarıda Beşiktaş’ta Kazan’ın önünü gösteren videoyu bulabilirsiniz. Başka videolarım da var, ancak hepsinde küfürlü tezahürat olduğu için yayınlayamıyorum. Kutlamaların devamı ve daha da büyüğü inşallah lig şampiyonluğundan sonra gelecek.

berkant-samanyolu

BJK-FB maçından sonra zaten moralim çok bozulmuş, yemek yedim ve ondan sonra da yattım. Yatağa girdiğimde saat tam 0.00′ı gösteriyordu. Sabah saat 5.00′a kadar bir o yana, bir bu yana döndüm. Kalktım, evin içinde dolaştım, dergileri karıştırdım. Tekrar yattım, yine dalamadım, kalktım bu sefer televizyonu açtım.

Bu şekilde sabah 5.00 yaptık saati. Ondan sonra iki saatlik bir uyku, tekrar kalk ve işe git… Uyumaya çalışırken bir yandan yatağımın yanında gece boyunca açık olan radyoda çalan şarkıları dinliyorum. Geceleri Alem FM dinlerim, Zeki Kayahan Coşkun sağolsun… Pazar geceleri kendisi olmadığı için sürekli müzik yayını var. Genelde yavaş ritmli şarkılar çalınıyor ve onlardan bir tanesi de Berkant’ın Samanyolu adlı şarkısının 1967 versiyonu, yani ilk versiyonuydu.

O versiyonun altyapısı o kadar hoşuma gitti ki, bugün dilimde bu şarkı vardı. Neyse buldum bir yerlerde, bir yandan o şarkıyı dinliyorum, hatta şarkı bitti, tekrar baştan başlattım. Bilenler zaten biliyordur, ancak bilmeyenler için tavsiye ederim bu eski Samanyolu versiyonunu…

Burger King’in hastasıyım, ancak son zamanlarda McDonald’s da Double Cheeseburger ile gözüme girmeye başladı. Yine de Burger King’in yerine geçmesi imkansız benim için… Burger King ilginç bir reklam kampanyası başlatmış. Dünyanın ücra köşelerine giden Burger King’in marka elçileri burada hayatında hiç hamburger görmemiş, tadına bakmamış insanlarla bu lezzeti tanıştırıyor. Tanıştırırken bir lezzet testi yaptırıp Whooper’ın BigMac’ten daha lezzetli olduğunu sergilemekten de geri kalmıyor.

Videoyu izledim, öğlen McDonalds’ta yemiş olmama rağmen akşam canım tekrar hamburger çekti…


Mert ile etohum toplantısında tanıştım. Kendisi profesyonel olarak blog yazarlığı yapıyor. 2006 yılında başladığı blog macerasını 2007 yılında çalıştığı işyerinden de ayrılarak farklı bir kulvara taşımış.

Mert, İngilizce yayın yapan blogu Search For Blogging‘te her gün düzenli olarak yazı girişi yapıyor. Bu arada yukarıdaki videodan öğrendim ki başka işlerle de uğraşıyormuş.

sivas-bjk-tsl

Sivasspor maçını heyecanla bekliyordum. Önceki Sivas deplasmanlarında hep üç puanla döndüğümüz için Beşiktaş’a biraz daha şans veriyordum kafamda. Ancak ilk yarı İnönü’deki maçın berabere bittiğini düşünecek olursak, ki orada da hep Sivas galip geliyordu, zincirin kırıldığını düşünüyordum. Yani bu maç büyük ihtimalle berabere bitecekti ki öyle oldu.

Tabii ki yenmesini isterdim Beşiktaş’ın… Ancak yenilmemekten daha iyidir berabere kalmak. Zaten bizim futbolcular da golü bulduktan sonra skoru korumak amacıyla oynadılar. Yine de aynı anda hem Delgado hem de Yusuf’un oyunda bulunmasını anlayamadım. Bence ne kadar kötü olursa olsun Bobo, Nobre ile birlikte sahada kalmalıydı. Bu arada defansta neden Sivok yerine Zapo oynadı anlamış değilim. Ancak Denizli, Sivok’u Ernst’in yanına koyarak topa orta sahada basmayı yeğledi herhalde. Gol yedikten sonra oyuna asılıp kısa bir zaman içerisinde golü bulması Beşiktaş’ın olumlu yönlerinden…

Bence Mustafa Denizli kafasında bu maç için beraberlik yazmıştı. İstediği de oldu. Bazı çevreler Sivas’ın en iyi oyunlarından birisini oynadığını söylüyor. Bu durumda bile Beşiktaş oyunun çoğu bölümünde oyunu istediği gibi yönlendirdiyse bu önemli. Dün okuduğum bir yazıda “Beşiktaş bu oyunuyla şampiyon olacak takım görüntüsü vermiyor.” şeklinde bir cümle geçiyordu. Merak ediyorum. Nasıl oynanmalı…

Fotoğraf – NTVSpor