Aile dostumuz ve üniversiteden arkadaşımız Tuğçe İtalyanca dersi veriyor. Bunun yanında İtalya’daki üniversitelere öğrenci gönderiyor. Bu arada İtalyan Lisesi mezunu olduğunu söylemeden de geçmeyeyim. Durum böyle olunca İtalya ile ilgili bilgi dağarcığı da bayağı bir geniş. Benim teşviklerim doğrultusunda bu bilgisini yazıya dökmeye karar verdi.
İtalya’da edebiyat, eğitim, yeme-içme ve bunun gibi birçok farklı konuyla ilgili yazılar bulacağınız italyada.net blogu dünden itibaren yayına başladı. Şimdiden üç yazı girildi bile, anlaşılan Tuğçe yazma konusunda oldukça istekli görünüyor, umarım bu isteği hiçbir zaman gitmez. Eğer İtalya’ya özel bir ilginiz varsa, buraya bir gezi düzenlemek ya da İtalya’da eğitim almak istiyorsanız, italyada.net mutlaka uğramanız gereken kaynaklardan bir tanesi.
Tuğçe’ye çıktığı bu yolda başarılar dilerim. Umarım blogu çok iyi yerlere gelir. Ben de bunun için kendisine destek olacağım.
Yaklaşık 9 ay geçti ve sonunda büyük an geldi. Aslında ABD’liler ve sabırsız internet kullanıcıları için bu an çoktan geçti bile. Başlıktan da anlayacağınız gibi Lost’tan bahsediyorum. Tüm sırların çözüme kavuşacağı final sezonu dün akşam ABD’de yayınlandı ve tabii ki hemen ardından internete düştü.
Geçen sene Juliet’in patlattığı hidrojen bombasıyla birlikte ekran beyaza bürünmüş ve beşinci sezon orada bitmişti. Bakalım yeni sezon nerede başlayacak. Lost’un altıncı sezona dair bazı sahneleri internete sızmıştı. Jack’in bir otel odasında uyandığı sahneyi YouTube’da görmüştüm. Bakalım bu sahneyi dizide görebilecek miyiz? Bu arada Lost’un ilk beş sezonunu 8 dakika 15 saniyede anlatan video da oldukça değişik olmuş. Bir dizi bu kadar kısa zamanda ancak böyle anlatılabilirdi.
Başka bloglar derken, kişisel bloguma yazmayalı aylar olmuş. Bu önemli yazıyla geri dönüşü yapayım. Efendim, Şubat ayına girdik. Şubat ayı içinde Sevgililer Günü’nü barındırması bakımından önemli. Her ne kadar ticari bir meta hâline dönüşmüş olsa da, yine de Sevgililer Günü çiftlerin aşkını doyasıya yaşadığı günlerden olmayı başarıyor.
Bu sene 14 Şubat’a özel birşeyler yapmak istedim. Sevgililer Günü’nde sevgilisine sürpriz yapmak isteyip de ne yapacağını bilemeyenler için sevgililer günü tavsiyeleri vermeyi amaçlıyorum. Burada en büyük yardımcım yayınlanan kurumsal haberler olacak. İlk günden 12 yazı girdim bile. 14 Şubat’a kadar bu yazıların sayısı da artacaktır. Burada yazdıklarımdan kendim de yararlanmayı düşünüyorum.
Gazetelerde, TV’lerde, internette gördüğüm kadarıyla 3G kimsenin hayatını değiştirmemiş. Ben aynı şeyi ne yazık ki söyleyemeyeceğim. Benim hayatıma fazlasıyla kolaylık getirdi.
Turkcell’in ön başvuruları almaya başladığı 13 Temmuz’da SMS ile ilk başvuru yapanlardan biriydim sanırım. 30 Temmuz’un sabahında da 3G hizmetini almaya başladım. İlk yaptığım iş Antalya’daki annemle görüntülü konuşmak oldu, O’nun telefonundan da 3G başvurusu yapmıştım. Tamam, Skype var, Windows Live Messenger var, hepsi görüntülü konuşmayı sağlıyor, ancak hiçbirisi bu kadar pratik değil. Süper bir şey!
Ertesi gün gittim bir Turkcell bayisine, 4 GB’lık internet paketi ve VINN USB modem aldım. Sonuçta Teknoblog’a sürekli yazı girmem lazım ve her an elimin altında internetin bulunması gerekiyor. Bu bünye her yerde WiFi aramak için uğraşamaz artık. Geçen beş günde görüyorum ki aldığıma değdi. Cumartesi günü Antalya’ya geldim, evde ADSL bağlantısı kesik. Çıkardım VINN’ı taktım bilgisayara ve evdeki ADSL’den daha hızlı şekilde internete bağlandım. Bugün Finike’deki yazlığa geldim, buradaki ADSL modem de bozulmuş. Eskiden olsa büyük problem olurdu, ancak 3G sayesinde bu da problem değildi artık. Şu anda bu satırları yazlıkta, pencerenin kenarına oturmuş (bir kötü tarafı var, sinyal seviyesi ancak burada yüksek) yazı yazıyorum. Birden sekiz sene öncesi aklıma geldi. Yine Finike’deyim… O zamanlar Veezy Go var, her akşam saat 22.30′dan sonra 56K modem üzerinden internete bağlanır ve birşeyler yapmaya çalışırdım. Şimdi geldiğim noktaya bakıyorum da, hayret etmeden geçemiyorum.
P.S. Bu arada biraz önce test ettim. TRT.net.tr üzerinden TV ve radyo yayını gayet akıcı. Üstelik sinyal seviyesi de tam değil.
Üç aylara girdik, iki kandil geride kaldı. Ramazan ayına bir ay kaldı. Ağustos’un sonu genelde kavurucu sıcakların son bir kez daha şöyle bir salladığı dönemdir. Bu sene o sıcaklarda oruç tutuyor olacağız. Allah o dayanma gücünü de insanlara verecektir.
Ramazan ayı yaklaştıkça insanların Google’da Ramazan ayıyla ilgili yaptıkları aramalar da sıklaşıyor. Aranılanların en başında yaşanılan yerin imsakiyesi geliyor. Geçtiğimiz senelerde Gazetepark için hazırladığım özel Ramazan sayfaları ile Google’dan hatırı sayılır bir trafik çekmiştim. Bu sene Gazetepark yerine bağımsız bir site kurarak deneme yapmaya karar verdim ve İlİlİmsakiye.com sitesini kurdum. 81 ilin il il imsakiye bilgilerini bu sitede bulabilirsiniz. Ayrıca oruç ve zekâtla ilgili yararlı bilgiler de İlİlİmsakiye.com sitesinde yer alıyor. Şimdiden hayırlı Ramazan ayı dilerim.
Şimdiye kadar neden Del.icio.us’u kullanmamışım hayret ediyorum. Ancak doğrusunu da söylemek gerekir ki, Del.icio.us’un işlevselliği IE8′in hızlandırıcı aracı sayesinde daha da artıyor. Efendim, del.icio.us ya da delicious.com adresinden erişebileceğiniz sosyal bookmark sitesi sizin favori sitelerinizi ya da favori sayfalarınızı kayıt altına alan bir servis. Bu sayede istediğiniz her yerden favori site listenize ulaşmanız mümkün.
Geçen haftasonundan itibaren bu servisi kullanmaya başladım. IE8′e eklentisini de kurdum. Şimdi tek yaptığım beğendiğim bir sayfanın üzerinde sağ tıklayıp Accelarators (Hızlandırıcılar) bölümü altında yer alan “Share with Delicious”‘a tıklamak. Açılacak yeni sayfada dilediğiniz notu da girin, Submit tuşuna basıp gönderin. İşlem tamam… Del.icio.us blog ya da site sahipleri için de güzel araçlar sunuyor. Örneğin, yukarıdaki menüde bağlantısını göreceğiniz “Favorilerim” bağlantısından ulaşacağınız sayfada Del.icio.us’taki favori sayfalarımı bulabilirsiniz. Ben yeni sayfalar ekledikçe bu liste daha da zenginleşecek. Kafamda bu tarz birşey yapmak vardı, Del.icio.us sayesinde fazla zahmete girmeden gerçekleştirmiş oldum. Continue reading →
Google Earth programını çok seviyorum. Bilgisayarınızın başından kalkmadan dünyanın dört bir yanını gezmenizi sağlıyor. Favori yerlerim ise Pasifik Okyanusu’ndaki adalar.
Bu program yepyeni eklentilerle sürekli gelişiyor. Fotoğraflar, videolar, hava durumu raporları… API’lar sayesinde herkes bu programın gelişimine yardımcı oluyor. Google Earth’ün yeniliklerinden bir tanesi de yer şekillerini üç boyutlu olarak resmetmek. Üstelik bu üç boyutlu grafikler neredeyse gerçeğiyle birebir. Yukarıda gördüğünüz Antalya’nın Kumluca ilçesinden alınmış olan bu görüntü bunun en güzel örneği. Yazının devamındaysa Kumluca’dan gerçek bir fotoğraf var. Continue reading →
Artisteer yazılımı sağolsun, tematik bloglarım için olmasa da kişisel blogum için güzel temalar yaratmamı sağlıyor. En tepesinde gözlüklü, cool bir fotoğrafımın yer aldığı temanın narsizm kokmaya başladığını hissederek bu temayı yeni bir tanesiyle değiştirmeye karar verdim.
Madem yaza girdik, tema da yazın izlerini taşısın istedim. Temanın başlık kısmında yer alan fotoğraf geçen sene Ağustos ayında Patara Plajı‘nda çekildi. Antalyalı olmama rağmen Patara’ya ilk kez geçen sene ayak basmam ayrı bir utanç kaynağıdır. Bu sene sadece bir haftalık yaz tatili planım var. Kendimi Kasım ayına saklıyorum, esas deniz keyfini o zaman yaşamayı planlıyorum. Yeni temanın tadını çıkarın.
Sonunda oldu… Yaklaşık beş sene boyunca bu zamanları bekledim. Meğer zaman ne çabuk geçiyormuş. 2003-2004 sezonunun ilk yarısında bahisler bile kapanmıştı artık. Beşiktaşımın şampiyon olacağı belli gibiydi. Ancak bazı çevreler bunu istemedi ve şampiyonluktan olduk. Hâla o zamanları hatırladığım zaman kötü olurum. Bazen başkalarını bazen de Beşiktaş içindekileri suçlarım.
Her neyse… O günler geride kaldı. Şimdi o günleri hayal meyal hatırlıyoruz. Geçen zaman zarfında belki şampiyonluk kazanmadık, ancak Beşiktaşımız yine de bizi sevindirdi. İki tane Türkiye Kupası ve bir tane de Süper Kupa kazandık. Sevinsek bile, şampiyonluk hasretimiz hiç dinmedi. Geçen sene çok yaklaştık, ancak hakemler izin vermedi. Bu sene vuslata erdik ve şampiyonluğa kavuştuk.
Şampiyonluğa kavuşmak kolay olmadı. Herşeyi yazacak değilim, hikayeyi zaten gazeteler yazıyor. Ben kendi açımdan anlatayım olayları… Metalist Kharkiv maçının rövanşı… Bayramın üçüncü günü akşamı… Zaten hastayım, ayakta zor duruyorum, bunun üstüne 4-1′lik yenilgiyle Beşiktaşım hasta etti beni. Belki Ertuğrul Sağlam’ın gitmesini istemiyordum, Demirören’e kızıyordum, ancak Mustafa Denizli’nin gelişini de bir o kadar destekledim.
İlk yarı iyi bir yerde bitirmedik. Fenerbahçe maçında hakem yüzünden doğrandık. Ankaraspor maçında kendi aptallığımızın kurbanı olduk ve Beşiktaşım o bayramı bize zehir etti. GS maçı da hakem yüzünden ayrı bir hüsran oldu. “Bu sene de artık geçti, vuslat başka bahara kaldı.” diye düşünürken Mustafa Hocam 26. haftayı hedef olarak belirledi. Keza Beşiktaş’ta da yeni yılla birlikte düzelme vardı. Yapılan iki transferle açıklanamaz bu durum sadece, gerçekten gözle görülen bir değişim vardı. Hatta bir maçtan sonra Facebook’ta “26. haftayı bekliyorum” diye yazmıştım.
İkinci yarı başladı, Konya ve Trabzonspor beraberlikleri biraz canımızı sıksa da ümit de aşıladı. Ondan sonra galibiyet serisi başladı ve Sivas maçına kadar geldik. O maçın olduğu gün fena halde heyecanlıydım. Belki içimden kazanmak geçiyordu, ancak 1-1′lik sonuç da fena değildi. Bunun sonrasında artık Sivasspor’un maçlarını da izlemeye başladım. Antalya, Konya, Trabzon… Sivas’ın bu maçlarını hep seyrettim. Trabzonspor maçından sonra biraz ümitsizliğe kapıldım. Erman Toroğlu gibilerin gazıyla Anadolu takımlarının Sivas’a yatacağını düşünüyordum. Neyse ki, Gaziantep ve bir İstanbul takımı olan İBB, Sivasspor’a gerekli olan çelmeyi takmışlardı. Bu arada Konyaspor’u da es geçmemek gerekiyordu.
Beşiktaş cephesine tekrar gelecek olursak… Bursaspor maçını izleyemedim, ne yazık ki uçakla İstanbul’a gelmem gerekiyordu. Uçaktan iner inmez kardeşimi aradım, maçın berabere bittiğini söyleyince başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Neredeyse bir hafta bunun üzüntüsüyle geçti, biz Beşiktaşımız’a güvenirken O bizim güvenimizi boşa çıkarmıştı. Eskişehir maçını kafayı bularak izleyebildim. Goller gelmedikçe stresim de artmıştı, neredeyse sinirden ağlayacaktım. Geldik Fenerbahçe maçına… Sivasspor Gaziantep’e takılmıştı ve lider olabilirdik. Ancak o akşam tanıyamadığımız bir takım sahadaydı ve bize hayatı zindan etti. Maçın ortasında hüngür hüngür ağladığımı hatırlıyorum. Holosko’nun golüyle biraz umutlansak da, beraberliği kurtarmayı ümit etsek de, ne yazık ki son birkaç senedir izlediğimiz film tekrarlandı ve Fenerbahçe’ye İnönü’de yine yenildik.
Bu maçın akşamı uyuyamadım. Gece 12.00′da yatağa girdim, ancak daldığımda sabah saat 5.00′dı. Sadece benim değil, birçok Beşiktaşlı taraftarın gözüne o gece uyku girmedi. O gecenin psikolojisiyle ümidimi kesmiştim, ancak 2 gün geçtikten sonra Salı gününden itibaren tekrar haftasonunu ve gelecek haftaki Fenerbahçe maçını beklemeye başlamıştım.
Bu maç bence dönüm noktası oldu. Bu maçın ardından Facebook’ta ya da Friendfeed’de Fenerbahçe’li taraftarların yazdıkları alay dolu mesajlar beni fazlasıyla sinirlendirmişti. Üstüne üstlük kendi kendime takımıma küsmüştüm. Şampiyon olsak bile bu yetmezdi, bu işi ancak Türkiye Kupası’nı Fenerbahçe’den almak temizlerdi, ancak bu şekilde takımımla barışırdım ki, bu da oldu.
13 Mayıs Çarşamba akşamı… Televizyonun karşısına heyecanla oturdum. Maçın başında gelen golle birlikte heyecanım geçti, sonrasında gelen golle ilk yarı berabere bitse de, takım işin ciddiyetinin farkındaydı. İkinci yarı art arda gelen gollerle birlikte rüya gibi bir akşam başlamıştı. Maçın bitimiyle birlikte doğruca Beşiktaş’a…
Türkiye Kupası’nı aldık ve bir hesabı kapattık. Ancak şampiyonluk için temkinli davranmaya devam ettik. Ankaragücü maçı biraz daha inancımızı arttırdı. Hiç hesapta yokken Eski Açık’tan bilet bulup stadda izlediğimiz Galatasaray maçı ise şampiyonluğun habercisiydi. Bu maçtan sonra eve dönerken bile Beşiktaş’ta korna çalarak kutlamalara ortak olduk.
Yine de son düdük çalmadan tedbiri elden bırakmam. Denizli maçı bitmeliydi, esas fırtına o zaman kopacaktı. Ne yalan söyleyeyim, Cumartesi gününe kadar olayın ciddiyetini anlamadım. Yani şöyle söyleyeyim, artık şampiyon olmuş sayılırdık ve bunun verdiği bir rahatlık vardı. Ancak Cumartesi günü Denizlispor maçının havasına girdik. Bir de Denizlispor’un yakın zamanda FB’ye attığı çelme kafalarda soru işareti bırakıyordu. Ancak Beşiktaşımız’a da güveniyordum. Ki, bu güvenim de boşa çıkmadı. Son düdükle birlikte şampiyonluğu ilan ettik. Şu satırları yazarken bile o anı hatırlayıp gülümsüyorum. Sonrası, doğruca Beşiktaş’a, eğlenmeye… Yazının en tepesinde Beşiktaş’ta çektiğim kutlama videosunu bulabilirsiniz.
Çok bekledik, çok ağladık, çok acı çektik, ancak sonunda oldu. Bu arada bu başarıyı küçümsemeye çalışanlara da bir sözüm var: Şans çalışanın, isteyenin, çok arzu edenin yanında olur. Sizin takımlarınız olmadık puanları kaybederken biz kazanmamız gereken bütün maçları kazandık. Şampiyonluk da böyle geliyor zaten. Bu yüzden, karalamaya çalışmayın, sadece tebrik edin.
Aslında başlıktaki “ünlüler” kelimesine sanıp ortalıkta çok fazla olduğunu düşünebilirsiniz. Ancak şimdilik bir elin parmakları kadar. Bu arada sadece yerlilerden bahsediyorum. Sertab Erener ve Demir Demirkan ilk aklıma gelenler arasında…
Özellikle Sertab Erener bu işi iyi beceriyor. Hem Twitter hesabı, hem de Friendfeed hesabı var. İkisi de birbirine bağlı. Bu sosyal kanallar sayesinde Sertab Erener ne yapıyor, ne ediyor, öğrenme şansına erişiyorum. Mesela geçen hafta ağır bir hastalık geçirmiş. Şimdi iyiymiş ve bugün hastalıktan sonra ilk kez stüdyoya girmiş. Bu arada geride bıraktığımız haftasonu da Bodrum’daymış. Belki benim hayatıma bir değer kattığı yok, ancak bilmek hoşuma gidiyor.
Tebrikler Sertab, umarız açtığın yoldan diğer ünlüler de gelir…