Beşiktaşım şampiyon oldu ve bizi çok mesut etti
Sonunda oldu… Yaklaşık beş sene boyunca bu zamanları bekledim. Meğer zaman ne çabuk geçiyormuş. 2003-2004 sezonunun ilk yarısında bahisler bile kapanmıştı artık. Beşiktaşımın şampiyon olacağı belli gibiydi. Ancak bazı çevreler bunu istemedi ve şampiyonluktan olduk. Hâla o zamanları hatırladığım zaman kötü olurum. Bazen başkalarını bazen de Beşiktaş içindekileri suçlarım.
Her neyse… O günler geride kaldı. Şimdi o günleri hayal meyal hatırlıyoruz. Geçen zaman zarfında belki şampiyonluk kazanmadık, ancak Beşiktaşımız yine de bizi sevindirdi. İki tane Türkiye Kupası ve bir tane de Süper Kupa kazandık. Sevinsek bile, şampiyonluk hasretimiz hiç dinmedi. Geçen sene çok yaklaştık, ancak hakemler izin vermedi. Bu sene vuslata erdik ve şampiyonluğa kavuştuk.
Şampiyonluğa kavuşmak kolay olmadı. Herşeyi yazacak değilim, hikayeyi zaten gazeteler yazıyor. Ben kendi açımdan anlatayım olayları… Metalist Kharkiv maçının rövanşı… Bayramın üçüncü günü akşamı… Zaten hastayım, ayakta zor duruyorum, bunun üstüne 4-1′lik yenilgiyle Beşiktaşım hasta etti beni. Belki Ertuğrul Sağlam’ın gitmesini istemiyordum, Demirören’e kızıyordum, ancak Mustafa Denizli’nin gelişini de bir o kadar destekledim.
İlk yarı iyi bir yerde bitirmedik. Fenerbahçe maçında hakem yüzünden doğrandık. Ankaraspor maçında kendi aptallığımızın kurbanı olduk ve Beşiktaşım o bayramı bize zehir etti. GS maçı da hakem yüzünden ayrı bir hüsran oldu. “Bu sene de artık geçti, vuslat başka bahara kaldı.” diye düşünürken Mustafa Hocam 26. haftayı hedef olarak belirledi. Keza Beşiktaş’ta da yeni yılla birlikte düzelme vardı. Yapılan iki transferle açıklanamaz bu durum sadece, gerçekten gözle görülen bir değişim vardı. Hatta bir maçtan sonra Facebook’ta “26. haftayı bekliyorum” diye yazmıştım.
İkinci yarı başladı, Konya ve Trabzonspor beraberlikleri biraz canımızı sıksa da ümit de aşıladı. Ondan sonra galibiyet serisi başladı ve Sivas maçına kadar geldik. O maçın olduğu gün fena halde heyecanlıydım. Belki içimden kazanmak geçiyordu, ancak 1-1′lik sonuç da fena değildi. Bunun sonrasında artık Sivasspor’un maçlarını da izlemeye başladım. Antalya, Konya, Trabzon… Sivas’ın bu maçlarını hep seyrettim. Trabzonspor maçından sonra biraz ümitsizliğe kapıldım. Erman Toroğlu gibilerin gazıyla Anadolu takımlarının Sivas’a yatacağını düşünüyordum. Neyse ki, Gaziantep ve bir İstanbul takımı olan İBB, Sivasspor’a gerekli olan çelmeyi takmışlardı. Bu arada Konyaspor’u da es geçmemek gerekiyordu.
Beşiktaş cephesine tekrar gelecek olursak… Bursaspor maçını izleyemedim, ne yazık ki uçakla İstanbul’a gelmem gerekiyordu. Uçaktan iner inmez kardeşimi aradım, maçın berabere bittiğini söyleyince başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Neredeyse bir hafta bunun üzüntüsüyle geçti, biz Beşiktaşımız’a güvenirken O bizim güvenimizi boşa çıkarmıştı. Eskişehir maçını kafayı bularak izleyebildim. Goller gelmedikçe stresim de artmıştı, neredeyse sinirden ağlayacaktım. Geldik Fenerbahçe maçına… Sivasspor Gaziantep’e takılmıştı ve lider olabilirdik. Ancak o akşam tanıyamadığımız bir takım sahadaydı ve bize hayatı zindan etti. Maçın ortasında hüngür hüngür ağladığımı hatırlıyorum. Holosko’nun golüyle biraz umutlansak da, beraberliği kurtarmayı ümit etsek de, ne yazık ki son birkaç senedir izlediğimiz film tekrarlandı ve Fenerbahçe’ye İnönü’de yine yenildik.
Bu maçın akşamı uyuyamadım. Gece 12.00′da yatağa girdim, ancak daldığımda sabah saat 5.00′dı. Sadece benim değil, birçok Beşiktaşlı taraftarın gözüne o gece uyku girmedi. O gecenin psikolojisiyle ümidimi kesmiştim, ancak 2 gün geçtikten sonra Salı gününden itibaren tekrar haftasonunu ve gelecek haftaki Fenerbahçe maçını beklemeye başlamıştım.
Bu maç bence dönüm noktası oldu. Bu maçın ardından Facebook’ta ya da Friendfeed’de Fenerbahçe’li taraftarların yazdıkları alay dolu mesajlar beni fazlasıyla sinirlendirmişti. Üstüne üstlük kendi kendime takımıma küsmüştüm. Şampiyon olsak bile bu yetmezdi, bu işi ancak Türkiye Kupası’nı Fenerbahçe’den almak temizlerdi, ancak bu şekilde takımımla barışırdım ki, bu da oldu.
13 Mayıs Çarşamba akşamı… Televizyonun karşısına heyecanla oturdum. Maçın başında gelen golle birlikte heyecanım geçti, sonrasında gelen golle ilk yarı berabere bitse de, takım işin ciddiyetinin farkındaydı. İkinci yarı art arda gelen gollerle birlikte rüya gibi bir akşam başlamıştı. Maçın bitimiyle birlikte doğruca Beşiktaş’a…
Türkiye Kupası’nı aldık ve bir hesabı kapattık. Ancak şampiyonluk için temkinli davranmaya devam ettik. Ankaragücü maçı biraz daha inancımızı arttırdı. Hiç hesapta yokken Eski Açık’tan bilet bulup stadda izlediğimiz Galatasaray maçı ise şampiyonluğun habercisiydi. Bu maçtan sonra eve dönerken bile Beşiktaş’ta korna çalarak kutlamalara ortak olduk.
Yine de son düdük çalmadan tedbiri elden bırakmam. Denizli maçı bitmeliydi, esas fırtına o zaman kopacaktı. Ne yalan söyleyeyim, Cumartesi gününe kadar olayın ciddiyetini anlamadım. Yani şöyle söyleyeyim, artık şampiyon olmuş sayılırdık ve bunun verdiği bir rahatlık vardı. Ancak Cumartesi günü Denizlispor maçının havasına girdik. Bir de Denizlispor’un yakın zamanda FB’ye attığı çelme kafalarda soru işareti bırakıyordu. Ancak Beşiktaşımız’a da güveniyordum. Ki, bu güvenim de boşa çıkmadı. Son düdükle birlikte şampiyonluğu ilan ettik. Şu satırları yazarken bile o anı hatırlayıp gülümsüyorum. Sonrası, doğruca Beşiktaş’a, eğlenmeye… Yazının en tepesinde Beşiktaş’ta çektiğim kutlama videosunu bulabilirsiniz.
Çok bekledik, çok ağladık, çok acı çektik, ancak sonunda oldu. Bu arada bu başarıyı küçümsemeye çalışanlara da bir sözüm var: Şans çalışanın, isteyenin, çok arzu edenin yanında olur. Sizin takımlarınız olmadık puanları kaybederken biz kazanmamız gereken bütün maçları kazandık. Şampiyonluk da böyle geliyor zaten. Bu yüzden, karalamaya çalışmayın, sadece tebrik edin.
Leave a comment










