İstanbul’un karla buluşması
Meteoroloji tahmininde yanılmadı. Saat 16:00′da kar taneleri havada uçuşmaya başladı. Saat 17:00 olduğunda ise kar lapa lapa yağmaya başlamıştı. Böyle yoğunlukta bir kar yağışını en son 10 yıl önce, İTÜ’de okurken görmüştüm. Final haftasıydı ve cuma sabahı birden bastıran kar yüzünden finaller ertelenmişti. İşte, bu akşamüstü yağan kar aklıma o zamanları getirdi.
Ataşehir’den 2-3 kareyi paylaşıyorum. Buralarda rampa çok, bu nedenle kalan araç da çok. Meraklı olduğumuz için eşimle birlikte hiç üşenmedik ve ana caddeye çıkıp kar durumunu gözlemledik. Trafikte kalan kalanaydı. Umarım herkes evine sağ salim varmıştır. Yarın sabah için de şimdiden herkese kolay gele. Don bekleniyor ne de olsa… Yazının Devamı…
Yeni Star üzerine
Yaklaşık iki saat önce, on yılı mavi on yılı ise kırmızı olmak üzere toplam yirmi yıl görmeye alıştığımız logo şeffaflaşmaya, iyice belirsizleşmeye başladı. Saat 7′ye gelirken ise yukarıdaki videoda gördüğünüz geçiş gerçekleşti. Aralık başında taslaklarla birlikte görülen ve çoğu kimse tarafından beğenmeyen Star TV’nin yeni logosu ekranın sağ üst köşesindeki yerini aldı.
Doğuş Yayın Grubu’na geçen Star TV’nin eski imajını bırakması için logoyu değiştirmesi gerekiyordu. Uzanlar’dayken Star TV’nin beğenilen bir kanal olduğunu söylemek zor. Doğan Grubu’nda ise Star TV, Kanal D’nin arka bahçesi hâline gelmişti. Doğuş’a geçiş sonrasında yeni ekip ilk iş olarak ekranı yenilemekle başladı. Yeni logoyu beğenmeyenler çoğunlukta olsa da, Star TV’nin eski logosunun ekranda yarattığı sıkıcılığı attığını ve ekranı daha renkli hâle getirdiğini söylemeliyim. Yani, logoyu beğendim, eskisine göre daha modern duruyor. Beğenmeyenler de zamanla bu yeni logoya alışacaktır.
Doğuş Yayın Grubu NTV, CNBC-e, e2 gibi kanallara sahip, yani yayıncılık açısından tecrübeli. Ancak yeni Star’da, belki de yeniliğin verdiği heyecanla bazı hatalar, kazalar olmadı değil. Örneğin, geçişten hemen sonra ekrana çıkan dansçıların şovlarını sergilemekte olduğu Kenan Doğulu şarkısının takılması ve dans şovunun yeniden başlaması talihsizlikti. Herşey zamanla rayına oturacaktır.
Bundan on yıl önce
- WAP desteği bile olmayan Nokia 3210′u kullanıyordum.
- Dizüstü bilgisayarım yoktu, sadece hayaliyle yetiniyordum.
- PDA’ler hayretle ve heyecanla baktığım cihazlardı.
- İTÜ’nün megabit seviyesindeki internet bağlantı hızına hayret ederdim.
- Tatil için memlekete gittiğimde internete dial-up ile bağlanmak için akşam 10 buçuğu beklerdim.
- 128 MB RAM’lik bir bilgisayar gözüme mükemmel görünürdü.
- Windows XP de aynı şekilde mükemmel bir işletim sistemiydi.
- Showtvnet üzerinden müzik dinlemeye çalışırdım.
- Alışveriş merkezi olarak seçimim Profilo’ydu.
- Oturup çalışacak, White Chocolate Mocha’sını içecek Starbucks yoktu.
- İstanbul-Antalya arasında 10 saatlik otobüs yolculukları yapardım.
- Maslak’tan Taksim’e gitmek için 4. Levent’e kadar dolmuşa binerdim.
- Önce kampüsün, sonra da evimin yakınında bir İstinyePark yoktu.
- İTÜ’nün kampüsünden Levent tarafına bakıldığında en yüksek bina İş Bankası’nındı.
- Anadolu yakasında değil Avrupa yakasında oturuyordum.
- Anadolu yakası benim için karşıdan baktığım çok uzak ve yabancı bir gezegen gibiydi.
Beklentileri yükselen çocuklar
Can Dündar’ın bugünkü makalesi günümüzün erken büyüyen çocuklarının durumunu anlatan güzel bir örnek. İmkanlar çok, uyaran sayısı çok fazla, bu nedenle çocukların beyinleri eskisine göre çok daha çabuk gelişiyor, bu nedenle ihtiyaçlar da yaşlarına göre çok daha yüksek seviyeye çıkıyor.
Aslında biraz da günümüzün ebeveynlerinin çocuklarına her türlü imkanı herhangi bir şarta bağlamadan sunmalarının da etkisi var. Eskiden böyle miydi? 80′lerin sonu ve 90′ların başlarında çocuktum, bu nedenle eskiyi kıyısından köşesinden biliyorum. İmkanlar bu kadar geniş değildi, TV’deki her çizgi filmin oyuncağı yoktu, ancak yine minyatür araba, akülü araba gibi ilgi çekici oyuncaklar vardı. Çocukluğum Kumluca’da, Antalya’nın bir ilçesinde geçti. Her on günde bir Antalya’ya giderdik. Çocukken en büyük zevkim Majorette marka oyuncak arabalar, kamyonlar, iş makineleriydi. Her Antalya’ya gidişimizde bunlardan sadece bir tane alma hakkım vardı. İkincisine çok nadir durumlarda izin verilirdi.
Şimdiki çocuklara bakıyorum, tüketim toplumunun bir esiri olmuş gibiler. Her çizgi film oyuncağı, kitabı, her türlü setiyle birlikte geliyor. Oyun konsolları gırla… Ebeveynler çocuklarının bu ürünlere yönelik isteklerini karşılama konusunda kapıyı sonuna kadar açık tutuyor. Bunun sonucunda her türlü isteği karşılanan çocuklar gözünü daha da yükseklere dikebiliyor. Çocuklara bazı noktalarda sınır koymak, bazı şeyleri ödül şeklinde vermek en iyisi gibi görünüyor. Tabii bu tutumu zamane çocuklarına uygulama ne kadar kolay olur? Bu da ayrı bir soru.
İtalya tatilinden notlar
Geçen cuma gününden beri İtalya’dayım. Roma ile başlayan tatil şu anda Floransa’da devam ediyor. Roma’nın etkileyici bir şehir olduğunu söylemeliyim. TV programlarında veya filmlerde gördüğüm yerleri çıplak gözle görmek ayrı bir duygu. Floransa ise apayrı bir şehir. Roma’dan daha çok sevdiğimi belirtmeliyim, oraya göre daha sakin, bizim Antalya’nınkine benzer bir havası var.
Şansımıza hava da güzel, üç gündür hava güneşli, hava sıcaklığı en yüksek 20-25 derece arasında seyrediyor. Bir tişört, üstüne bir gömlek özellikle günün en sıcak saatlerinde yeterli, ancak gölgede ve akşam saatlerinde ek bir kat giyinmeye fayda var.
Bir yandan tatil yaparken bir yandan da Teknoblog’u aksatmamam gerekiyor. Roma’dayken haftasonuydu, fazla bir yazı girmeye gerek yoktu, ancak artık yeni hafta başladı ve normal gündeki yazı yoğunluğuna dönmek gerekiyor. Floransa’da kaldığım otelde Wi-Fi var, ancak bağlanmayı başaramadım. Bu nedenle TIM’den ön ödemeli bir hat aldım, içinde haftalık 250 MB internet bağlantısı da var. Önümüzdeki üç gün için yeterli…
İtalya ile ilgili izlenimlerimi Türkiye dönüşünde yazacağım, şimdilik bu kadar…
Nokia N9 incelemesinin ardından…
Cihazı geri göndermeden önce içindeki bilgileri silmek gerek…
Türkiye’den garaj şirketleri çıkar mı?
Google, Apple, Amazon.com, vs… Hepsi kurucularının evlerinin garajlarında yola çıktı ve milyarlarca dolarlık piyasa değerine ulaştı. Biz de orta direk vatandaşların oturacağı şekilde tek katlı, müstakil, bahçeli ve garajlı evler yok, apartman dairelerine sıkışmış kalmış durumdayız. Bu nedenle garaj şirketi bizim için mecazi bir anlam taşıyor.
Steve Jobs’un ölümünden sonra, bugün çıkan gazetelerde çoğu köşe yazarı Steve Jobs konulu makeleler kaleme almış. Eser Karakaş da bu yazarların arasında yer alıyor. Yazar makelesinin sonunda Türkiye’de kaç tane garaj şirketinin olduğunu sorguluyor:
Bizde ailesinin otomobil garajında, bu tür şeyler geliştirmeye çalışan kaç genç var?
Bu büyük farkın kökeninde toplumsal şartlandırmaların, berbat eğitim sisteminin payı nedir?
Son senelerde gençlere yönelik girişimcilik derslerinin sayılarında bir artış var ama acaba bu derslerin ilk on dakikasında, firma kelimesi karşılığı olarak Orta Asya türkçesinde kullanılan “kâr hane” (bileşik de yazabilirsiniz) yani kâr üreten iktisadi birim kelimesini Anadolu türkçemize nasıl aldığımızı, özünde firma anlamına gelen bir kelimeyi hangi anlamda kullandığımızı (kerhane?) ve bunun nedenlerini anlatıyor muyuz?
Mal, sermaye gibi kavramların da ne anlamlara (fahişe?) dönüştürüldüğünü düşünüyor muyuz?
Yaratıcılık ve sezgi gerektiren işlerde çok başarılı olmadığımız gerçeği altında dilimiz türkçemizdeki bazı deyimlerin rolünü, yani toplumsal şartlanmalarımızı tartışıyor muyuz?
Mesela mı?
“Eski köye yeni adet getirmek”, “İcat çıkarmak”, “Çeşit olmak”, “Sürüden ayrılanı kurdun kapması” vs.
“İcat çıkarma”nın, “Eski köye yeni adet getirmenin” olumsuz anlamlara geldiği toplumlarda bir Apple üretilebilir mi?
Oysa, Steve Jobs “eski köye yeni adet getiren”, “icat çıkaran”, “çeşit olan”, “sürüden ayrılan” bir zihniyetin temsilcisi idi.
Karakaş haksız sayılmaz. Böyle bir kültürün varolduğu ortamda yenilikçiliğin hüküm sürmesi çok zor. Bunun son örneğini yerli otomobil üretiminde de görüyoruz. Üretim için elimizde yeterli imkân ve potansiyel varken bu işe ne gerek olduğu, zaten hazırda kurulu düzenin varolduğu şeklinde yorumları gazetelerde okuyoruz.
Sadece kadınlar ve çocuklar!

Federasyonun aldığı kararla birlikte seyircisiz maç devri sona erdi, kadın ve çocuklu maç dönemi başladı. Tribünler, hayat erkekler olmadan nasıl olurdu sorusuna bir cevap gibiydi. Seyircisiz maçın sessizliğini ne kadar yadırgadıysam, heyecanın arttığı ataklarda tribünden yükselen yüksek frekanslı sesi de o kadar yadırgadım. Bir de
Maç sonu görüntüleri gösteriyor. Fenerbahçe’nin son dakikada attığı golde ofsayt yok, yani maçın hakkı 2-1′di. Eğer maçta erkekler de olsaydı, görün siz maçın sonunda kopacak gürültüyü, hakeme ve federasyona edilecek küfürleri. Ancak tribündeki kadınlar bunu pek takmadı. Maçın sonunda yüzler gülüyordu, sanki maç kazanılmış gibi Fenerbahçe tezahüratlarının yapıldığını gördük.
Kadınların büyük bir kısmının takım taraftarı olsalar da erkekler kadar ateşli taraftar olmadıklarını biliyoruz. Bu sebeple maç sonrasındaki tablo normal gelebilir. Ancak burada erkeklere de bir ders yok mu? Takım berabere kalsa da, yenilse de, sinir küpü olup da kendini yırtmanın, etrafa zarar vermenin gereği var mı?
Sonunda gerçekleşen pastırmalı yumurta rüyası

Ramazan ayında en çok tüketilen gıdalardan biri olan pastırma bizim evde de iftar sofralarının değişmezleri arasında yer alıyor. Ramazan boyunca ister sade, ister çeşitli formda tükettik pastırmayı, ancak bir türlü pastırmalı yumurta yapamamıştık, bu akşama kısmetmiş.
Çemenden hazzetmem, yedikten sonra kokusu 3-4 gün insanın üzerinden çıkmıyor. Ancak iş pastırmalı yumurta olunca, hası çemenlisiyle oluyormuş.
Canını çektirdiklerimden özür dilerim, ancak bunu paylaşmadan yapamazdım.











