Bundan on yıl önce
- WAP desteği bile olmayan Nokia 3210′u kullanıyordum.
- Dizüstü bilgisayarım yoktu, sadece hayaliyle yetiniyordum.
- PDA’ler hayretle ve heyecanla baktığım cihazlardı.
- İTÜ’nün megabit seviyesindeki internet bağlantı hızına hayret ederdim.
- Tatil için memlekete gittiğimde internete dial-up ile bağlanmak için akşam 10 buçuğu beklerdim.
- 128 MB RAM’lik bir bilgisayar gözüme mükemmel görünürdü.
- Windows XP de aynı şekilde mükemmel bir işletim sistemiydi.
- Showtvnet üzerinden müzik dinlemeye çalışırdım.
- Alışveriş merkezi olarak seçimim Profilo’ydu.
- Oturup çalışacak, White Chocolate Mocha’sını içecek Starbucks yoktu.
- İstanbul-Antalya arasında 10 saatlik otobüs yolculukları yapardım.
- Maslak’tan Taksim’e gitmek için 4. Levent’e kadar dolmuşa binerdim.
- Önce kampüsün, sonra da evimin yakınında bir İstinyePark yoktu.
- İTÜ’nün kampüsünden Levent tarafına bakıldığında en yüksek bina İş Bankası’nındı.
- Anadolu yakasında değil Avrupa yakasında oturuyordum.
- Anadolu yakası benim için karşıdan baktığım çok uzak ve yabancı bir gezegen gibiydi.
İtalya tatilinden notlar
Geçen cuma gününden beri İtalya’dayım. Roma ile başlayan tatil şu anda Floransa’da devam ediyor. Roma’nın etkileyici bir şehir olduğunu söylemeliyim. TV programlarında veya filmlerde gördüğüm yerleri çıplak gözle görmek ayrı bir duygu. Floransa ise apayrı bir şehir. Roma’dan daha çok sevdiğimi belirtmeliyim, oraya göre daha sakin, bizim Antalya’nınkine benzer bir havası var.
Şansımıza hava da güzel, üç gündür hava güneşli, hava sıcaklığı en yüksek 20-25 derece arasında seyrediyor. Bir tişört, üstüne bir gömlek özellikle günün en sıcak saatlerinde yeterli, ancak gölgede ve akşam saatlerinde ek bir kat giyinmeye fayda var.
Bir yandan tatil yaparken bir yandan da Teknoblog’u aksatmamam gerekiyor. Roma’dayken haftasonuydu, fazla bir yazı girmeye gerek yoktu, ancak artık yeni hafta başladı ve normal gündeki yazı yoğunluğuna dönmek gerekiyor. Floransa’da kaldığım otelde Wi-Fi var, ancak bağlanmayı başaramadım. Bu nedenle TIM’den ön ödemeli bir hat aldım, içinde haftalık 250 MB internet bağlantısı da var. Önümüzdeki üç gün için yeterli…
İtalya ile ilgili izlenimlerimi Türkiye dönüşünde yazacağım, şimdilik bu kadar…
Nokia N9 incelemesinin ardından…
Cihazı geri göndermeden önce içindeki bilgileri silmek gerek…
Türkiye’den garaj şirketleri çıkar mı?
Google, Apple, Amazon.com, vs… Hepsi kurucularının evlerinin garajlarında yola çıktı ve milyarlarca dolarlık piyasa değerine ulaştı. Biz de orta direk vatandaşların oturacağı şekilde tek katlı, müstakil, bahçeli ve garajlı evler yok, apartman dairelerine sıkışmış kalmış durumdayız. Bu nedenle garaj şirketi bizim için mecazi bir anlam taşıyor.
Steve Jobs’un ölümünden sonra, bugün çıkan gazetelerde çoğu köşe yazarı Steve Jobs konulu makeleler kaleme almış. Eser Karakaş da bu yazarların arasında yer alıyor. Yazar makelesinin sonunda Türkiye’de kaç tane garaj şirketinin olduğunu sorguluyor:
Bizde ailesinin otomobil garajında, bu tür şeyler geliştirmeye çalışan kaç genç var?
Bu büyük farkın kökeninde toplumsal şartlandırmaların, berbat eğitim sisteminin payı nedir?
Son senelerde gençlere yönelik girişimcilik derslerinin sayılarında bir artış var ama acaba bu derslerin ilk on dakikasında, firma kelimesi karşılığı olarak Orta Asya türkçesinde kullanılan “kâr hane” (bileşik de yazabilirsiniz) yani kâr üreten iktisadi birim kelimesini Anadolu türkçemize nasıl aldığımızı, özünde firma anlamına gelen bir kelimeyi hangi anlamda kullandığımızı (kerhane?) ve bunun nedenlerini anlatıyor muyuz?
Mal, sermaye gibi kavramların da ne anlamlara (fahişe?) dönüştürüldüğünü düşünüyor muyuz?
Yaratıcılık ve sezgi gerektiren işlerde çok başarılı olmadığımız gerçeği altında dilimiz türkçemizdeki bazı deyimlerin rolünü, yani toplumsal şartlanmalarımızı tartışıyor muyuz?
Mesela mı?
“Eski köye yeni adet getirmek”, “İcat çıkarmak”, “Çeşit olmak”, “Sürüden ayrılanı kurdun kapması” vs.
“İcat çıkarma”nın, “Eski köye yeni adet getirmenin” olumsuz anlamlara geldiği toplumlarda bir Apple üretilebilir mi?
Oysa, Steve Jobs “eski köye yeni adet getiren”, “icat çıkaran”, “çeşit olan”, “sürüden ayrılan” bir zihniyetin temsilcisi idi.
Karakaş haksız sayılmaz. Böyle bir kültürün varolduğu ortamda yenilikçiliğin hüküm sürmesi çok zor. Bunun son örneğini yerli otomobil üretiminde de görüyoruz. Üretim için elimizde yeterli imkân ve potansiyel varken bu işe ne gerek olduğu, zaten hazırda kurulu düzenin varolduğu şeklinde yorumları gazetelerde okuyoruz.
Sadece kadınlar ve çocuklar!

Federasyonun aldığı kararla birlikte seyircisiz maç devri sona erdi, kadın ve çocuklu maç dönemi başladı. Tribünler, hayat erkekler olmadan nasıl olurdu sorusuna bir cevap gibiydi. Seyircisiz maçın sessizliğini ne kadar yadırgadıysam, heyecanın arttığı ataklarda tribünden yükselen yüksek frekanslı sesi de o kadar yadırgadım. Bir de
Maç sonu görüntüleri gösteriyor. Fenerbahçe’nin son dakikada attığı golde ofsayt yok, yani maçın hakkı 2-1′di. Eğer maçta erkekler de olsaydı, görün siz maçın sonunda kopacak gürültüyü, hakeme ve federasyona edilecek küfürleri. Ancak tribündeki kadınlar bunu pek takmadı. Maçın sonunda yüzler gülüyordu, sanki maç kazanılmış gibi Fenerbahçe tezahüratlarının yapıldığını gördük.
Kadınların büyük bir kısmının takım taraftarı olsalar da erkekler kadar ateşli taraftar olmadıklarını biliyoruz. Bu sebeple maç sonrasındaki tablo normal gelebilir. Ancak burada erkeklere de bir ders yok mu? Takım berabere kalsa da, yenilse de, sinir küpü olup da kendini yırtmanın, etrafa zarar vermenin gereği var mı?
Sonunda gerçekleşen pastırmalı yumurta rüyası

Ramazan ayında en çok tüketilen gıdalardan biri olan pastırma bizim evde de iftar sofralarının değişmezleri arasında yer alıyor. Ramazan boyunca ister sade, ister çeşitli formda tükettik pastırmayı, ancak bir türlü pastırmalı yumurta yapamamıştık, bu akşama kısmetmiş.
Çemenden hazzetmem, yedikten sonra kokusu 3-4 gün insanın üzerinden çıkmıyor. Ancak iş pastırmalı yumurta olunca, hası çemenlisiyle oluyormuş.
Canını çektirdiklerimden özür dilerim, ancak bunu paylaşmadan yapamazdım.
Elif Şafak – İskender

Kitap için akıcı olduğuna dair birkaç yorum okumuştum. Gerçekten de öyleymiş. 400 sayfa çabucak bitiverdi. Hikaye hakkında birşey anlatmayacağım. Sadece, okumanızı tavsiye ederim.
Sapphire’in terasından İstanbul
Sapphire’in terasından İstanbul, a set on Flickr.
Uzun zamandır planladığımız bir işi gerçekleştirdik, Sapphire’in 225 metre yükseklikteki terasına çıkarak İstanbul’u seyrettik. Aslına bakarsanız, uçak yolculuklarında İstanbul’u çok daha yüksekten, sanki bir haritaya bakıyormuşçasına seyretmiştim, ancak Saphhire gibi yüksek bir binanın tepesinde, teras gibi açık bir ortamda, gökyüzünün sessizliği eşliğinde İstanbul’u seyretmek çok ayrı bir duyguydu.
Sapphire’in doğu ve batı cepheli iki farklı terası var, her ikisi arasına ise kafe, fotoğraf ve hediyelik eşya dükkanıyla Sky Ride 4D adı verilen ufak bir sinema salonu yerleştirilmiş. Bu sinema salonu için Sapphire Teras biletinin haricinde bir bilet daha almak gerekiyor. Karşılığında 3D gözlükler ve hareketli koltuklarda sanal bir İstanbul gezisine çıkıyorsunuz. Fazlasıyla etkileyici bu şov ne yazık ki beni biraz tuttu, içim kalktı. Yine de, oraya gitmişken Sky Ride 4D deneyimi yaşamadan geçmemenizi tavsiye ediyorum.




























