iPad’imdeki uygulamalardan hangilerini tavsiye ettim?
Uzun zamandır beklenen iPad nihayet Apple’ın onayı ve Bilkom’un dağıtımında Türkiye’de satışa çıktı. İlk partide sadece 2 bin kadar iPad geldiği için mağazalara giden birçok müşteri eli boş dönmek zorunda kaldı.
Aslında iPad’i almak isteyen şimdiye kadar bir şekilde satın aldı. Buna ben dahilim, hatta annem de dahil. Üstelik ikinci nesil iPad’in tanıtılmasına haftalar, piyasaya çıkmasına ise sadece birkaç ay kala, eskimiş sayabileceğimiz iPad’i satın almak ne kadar mantıklı bir seçim olur, o da tartışılması gereken ayrı konu. Her ne olursa olsun, iPad’in gerçekten hayatı dolduran bir cihaz olduğunu düşünüyorum. Tabii ki, bunun için tableti işinize yarayacak uygulamalarla doldurmanız gerekiyor. Eğer hiç uygulama yüklemeyeceksiniz, vereceğiniz paraya yazık.
Hazır iPad Türkiye’de resmen satışa çıkmışken, iPad’imde yüklü olan, sıklıkla kullandığım ve Türkiye’ye hitap eden uygulamaların bir listesini çıkardım ve TeknoiPhone‘da yayınladım. Bu yazıyı Teknoblog’un manşetine de çektim, böylelikle daha fazla trafik çekmiş oldum. iPad için uygulama tavsiyelerime göz atmanızı öneririm, belki içinde yüklemediğiniz uygulamalar vardır.
Tatil Sepeti yüzünden yatan kısa tatilin hikayesi
Uyku saatleri dışında her an internete bağlı bir insan olduğum için doğal olarak çoğu işimi buradan hallediyorum. Tatil rezervasyonum da buna dahil… Ancak başıma gelen son talihsizlikten sonra tatili “internet üzerinden halledilecekler” listesinden çıkarabilirim. Yaktın beni Tatil Sepeti!!!
Eylül ayında Ramazan Bayramı’ndan sonra hazır Antalya’dayken iki günlüğüne Belek’teki Adam & Eve otelinde kalalım dedik ve taa Nisan ayında erken rezervasyon yaptırdık, Tatil Sepeti üzerinden. Kredi kartıyla taksitlendirerek tatili ödemeye başladık. Biz hiçbir problemin olmadığını düşünüp Adam & Eve’de geçireceğimiz zamanın hayallerini kurarken Temmuz ayının sonunda Tatil Sepeti’nin çağrı merkezinden gelen bir telefon içimize kurt düşürdü. Yazının Devamı…
Bozüyük-Mekece arasındaki yeni yoldan fotoğraflar
Geride bırakmakta olduğumuz haftayı Antalya’da tatil yaparak geçirdim. Aslında hem memleket ziyareti hem de tatil, ikisini de bir arada gerçkeleştirdim. Bu açıdan şanslı insanlar arasında yer aldığımı düşünüyorum.
Antalya’ya otomobille gittik. Giderken Bozüyük-Mekece arasında açılmış olan yeni yolun da fotoğraflarını çektim. Bu yol bir zamanlar benim hem korkulu rüyam hem de büyük bir adrenalin kaynağımdı. İki aracın nerede zor sığacağı, çoğu yerde banketin olmadığı gidiş geliş bir yolun bulunduğu bu güzergâhta artık gidiş ve geliş yönlerinin ayrıldığı, biri 2400 m olmak üzere iki tünelin yer aldığı yeni bir bölünmüş yol bulunuyor.
Fırsat bu fırsat, hazır yola çıkmışım, aracı da eşim kullanıyor, yolu fotoğraflayayım dedim…
Buzbağ ile farklı bir kebapçı gecesi
Buzbağ markası da kardeş markaları gibi blogcuların gücünden yararlanıyor. “Efsane Gurmelerini Arıyor” adında bir proje ile şarabı seven ve damak tadına güvenen yeni “gurmeler” aranıyor. Hem yemeği sevdiğim hem de şaraba karşı ilgi duyduğum için bu projeye ben de başvurdum. Başvurum onaylandı ve dün akşam Levent Köşebaşı Restoran’da Buzbağ yöneticileriyle buluştuk.
Yemekle ilgili ayrıntıları ilerleyen günlerde yemekdelisiyiz.biz’de size aktaracağım. Çok güzel bir gece olduğunu söylemeliyim, gerçekten oldukça iyi ağırlandık. Ben yemeğin 10-11 gibi biteceğini düşünürken mekandan kalktığımızda yarım olmuştu.
Bu etkinlikte emeği geçen, bizi güzel bir şekilde ağırlayan herkese teşekkür ederim. Bu arada bizden sonra aklımda yanlış kalmadıysa iki grup daha olacakmış. Onlara tavsiyem yemeğe biraz aç gitsinler. Gece uzun, tadacak yemek ve şarap oldukça fazla çünkü…
Sonunda Lost’a kavuşuyoruz, şükür Allah’ıma!

Yaklaşık 9 ay geçti ve sonunda büyük an geldi. Aslında ABD’liler ve sabırsız internet kullanıcıları için bu an çoktan geçti bile. Başlıktan da anlayacağınız gibi Lost’tan bahsediyorum. Tüm sırların çözüme kavuşacağı final sezonu dün akşam ABD’de yayınlandı ve tabii ki hemen ardından internete düştü.
Geçen sene Juliet’in patlattığı hidrojen bombasıyla birlikte ekran beyaza bürünmüş ve beşinci sezon orada bitmişti. Bakalım yeni sezon nerede başlayacak. Lost’un altıncı sezona dair bazı sahneleri internete sızmıştı. Jack’in bir otel odasında uyandığı sahneyi YouTube’da görmüştüm. Bakalım bu sahneyi dizide görebilecek miyiz? Bu arada Lost’un ilk beş sezonunu 8 dakika 15 saniyede anlatan video da oldukça değişik olmuş. Bir dizi bu kadar kısa zamanda ancak böyle anlatılabilirdi.
Tüm Lost fanatikleri! Gazanız mübarek olsun…
Bu 3G güzel bir şeymiş kardeşim!

Gazetelerde, TV’lerde, internette gördüğüm kadarıyla 3G kimsenin hayatını değiştirmemiş. Ben aynı şeyi ne yazık ki söyleyemeyeceğim. Benim hayatıma fazlasıyla kolaylık getirdi.
Turkcell’in ön başvuruları almaya başladığı 13 Temmuz’da SMS ile ilk başvuru yapanlardan biriydim sanırım. 30 Temmuz’un sabahında da 3G hizmetini almaya başladım. İlk yaptığım iş Antalya’daki annemle görüntülü konuşmak oldu, O’nun telefonundan da 3G başvurusu yapmıştım. Tamam, Skype var, Windows Live Messenger var, hepsi görüntülü konuşmayı sağlıyor, ancak hiçbirisi bu kadar pratik değil. Süper bir şey!
Ertesi gün gittim bir Turkcell bayisine, 4 GB’lık internet paketi ve VINN USB modem aldım. Sonuçta Teknoblog’a sürekli yazı girmem lazım ve her an elimin altında internetin bulunması gerekiyor. Bu bünye her yerde WiFi aramak için uğraşamaz artık. Geçen beş günde görüyorum ki aldığıma değdi. Cumartesi günü Antalya’ya geldim, evde ADSL bağlantısı kesik. Çıkardım VINN’ı taktım bilgisayara ve evdeki ADSL’den daha hızlı şekilde internete bağlandım. Bugün Finike’deki yazlığa geldim, buradaki ADSL modem de bozulmuş. Eskiden olsa büyük problem olurdu, ancak 3G sayesinde bu da problem değildi artık. Şu anda bu satırları yazlıkta, pencerenin kenarına oturmuş (bir kötü tarafı var, sinyal seviyesi ancak burada yüksek) yazı yazıyorum. Birden sekiz sene öncesi aklıma geldi. Yine Finike’deyim… O zamanlar Veezy Go var, her akşam saat 22.30′dan sonra 56K modem üzerinden internete bağlanır ve birşeyler yapmaya çalışırdım. Şimdi geldiğim noktaya bakıyorum da, hayret etmeden geçemiyorum.
P.S. Bu arada biraz önce test ettim. TRT.net.tr üzerinden TV ve radyo yayını gayet akıcı. Üstelik sinyal seviyesi de tam değil.
Google Earth’ün mükemmelliği: Üç boyutlu yer şekilleri

Google Earth programını çok seviyorum. Bilgisayarınızın başından kalkmadan dünyanın dört bir yanını gezmenizi sağlıyor. Favori yerlerim ise Pasifik Okyanusu’ndaki adalar.
Bu program yepyeni eklentilerle sürekli gelişiyor. Fotoğraflar, videolar, hava durumu raporları… API’lar sayesinde herkes bu programın gelişimine yardımcı oluyor. Google Earth’ün yeniliklerinden bir tanesi de yer şekillerini üç boyutlu olarak resmetmek. Üstelik bu üç boyutlu grafikler neredeyse gerçeğiyle birebir. Yukarıda gördüğünüz Antalya’nın Kumluca ilçesinden alınmış olan bu görüntü bunun en güzel örneği. Yazının devamındaysa Kumluca’dan gerçek bir fotoğraf var. Yazının Devamı…
Yaza özel yeni bir tema

Artisteer yazılımı sağolsun, tematik bloglarım için olmasa da kişisel blogum için güzel temalar yaratmamı sağlıyor. En tepesinde gözlüklü, cool bir fotoğrafımın yer aldığı temanın narsizm kokmaya başladığını hissederek bu temayı yeni bir tanesiyle değiştirmeye karar verdim.
Madem yaza girdik, tema da yazın izlerini taşısın istedim. Temanın başlık kısmında yer alan fotoğraf geçen sene Ağustos ayında Patara Plajı‘nda çekildi. Antalyalı olmama rağmen Patara’ya ilk kez geçen sene ayak basmam ayrı bir utanç kaynağıdır. Bu sene sadece bir haftalık yaz tatili planım var. Kendimi Kasım ayına saklıyorum, esas deniz keyfini o zaman yaşamayı planlıyorum. Yeni temanın tadını çıkarın.
Beşiktaşım şampiyon oldu ve bizi çok mesut etti
Sonunda oldu… Yaklaşık beş sene boyunca bu zamanları bekledim. Meğer zaman ne çabuk geçiyormuş. 2003-2004 sezonunun ilk yarısında bahisler bile kapanmıştı artık. Beşiktaşımın şampiyon olacağı belli gibiydi. Ancak bazı çevreler bunu istemedi ve şampiyonluktan olduk. Hâla o zamanları hatırladığım zaman kötü olurum. Bazen başkalarını bazen de Beşiktaş içindekileri suçlarım.
Her neyse… O günler geride kaldı. Şimdi o günleri hayal meyal hatırlıyoruz. Geçen zaman zarfında belki şampiyonluk kazanmadık, ancak Beşiktaşımız yine de bizi sevindirdi. İki tane Türkiye Kupası ve bir tane de Süper Kupa kazandık. Sevinsek bile, şampiyonluk hasretimiz hiç dinmedi. Geçen sene çok yaklaştık, ancak hakemler izin vermedi. Bu sene vuslata erdik ve şampiyonluğa kavuştuk.
Şampiyonluğa kavuşmak kolay olmadı. Herşeyi yazacak değilim, hikayeyi zaten gazeteler yazıyor. Ben kendi açımdan anlatayım olayları… Metalist Kharkiv maçının rövanşı… Bayramın üçüncü günü akşamı… Zaten hastayım, ayakta zor duruyorum, bunun üstüne 4-1′lik yenilgiyle Beşiktaşım hasta etti beni. Belki Ertuğrul Sağlam’ın gitmesini istemiyordum, Demirören’e kızıyordum, ancak Mustafa Denizli’nin gelişini de bir o kadar destekledim.
İlk yarı iyi bir yerde bitirmedik. Fenerbahçe maçında hakem yüzünden doğrandık. Ankaraspor maçında kendi aptallığımızın kurbanı olduk ve Beşiktaşım o bayramı bize zehir etti. GS maçı da hakem yüzünden ayrı bir hüsran oldu. “Bu sene de artık geçti, vuslat başka bahara kaldı.” diye düşünürken Mustafa Hocam 26. haftayı hedef olarak belirledi. Keza Beşiktaş’ta da yeni yılla birlikte düzelme vardı. Yapılan iki transferle açıklanamaz bu durum sadece, gerçekten gözle görülen bir değişim vardı. Hatta bir maçtan sonra Facebook’ta “26. haftayı bekliyorum” diye yazmıştım.
İkinci yarı başladı, Konya ve Trabzonspor beraberlikleri biraz canımızı sıksa da ümit de aşıladı. Ondan sonra galibiyet serisi başladı ve Sivas maçına kadar geldik. O maçın olduğu gün fena halde heyecanlıydım. Belki içimden kazanmak geçiyordu, ancak 1-1′lik sonuç da fena değildi. Bunun sonrasında artık Sivasspor’un maçlarını da izlemeye başladım. Antalya, Konya, Trabzon… Sivas’ın bu maçlarını hep seyrettim. Trabzonspor maçından sonra biraz ümitsizliğe kapıldım. Erman Toroğlu gibilerin gazıyla Anadolu takımlarının Sivas’a yatacağını düşünüyordum. Neyse ki, Gaziantep ve bir İstanbul takımı olan İBB, Sivasspor’a gerekli olan çelmeyi takmışlardı. Bu arada Konyaspor’u da es geçmemek gerekiyordu.
Beşiktaş cephesine tekrar gelecek olursak… Bursaspor maçını izleyemedim, ne yazık ki uçakla İstanbul’a gelmem gerekiyordu. Uçaktan iner inmez kardeşimi aradım, maçın berabere bittiğini söyleyince başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Neredeyse bir hafta bunun üzüntüsüyle geçti, biz Beşiktaşımız’a güvenirken O bizim güvenimizi boşa çıkarmıştı. Eskişehir maçını kafayı bularak izleyebildim. Goller gelmedikçe stresim de artmıştı, neredeyse sinirden ağlayacaktım. Geldik Fenerbahçe maçına… Sivasspor Gaziantep’e takılmıştı ve lider olabilirdik. Ancak o akşam tanıyamadığımız bir takım sahadaydı ve bize hayatı zindan etti. Maçın ortasında hüngür hüngür ağladığımı hatırlıyorum. Holosko’nun golüyle biraz umutlansak da, beraberliği kurtarmayı ümit etsek de, ne yazık ki son birkaç senedir izlediğimiz film tekrarlandı ve Fenerbahçe’ye İnönü’de yine yenildik.
Bu maçın akşamı uyuyamadım. Gece 12.00′da yatağa girdim, ancak daldığımda sabah saat 5.00′dı. Sadece benim değil, birçok Beşiktaşlı taraftarın gözüne o gece uyku girmedi. O gecenin psikolojisiyle ümidimi kesmiştim, ancak 2 gün geçtikten sonra Salı gününden itibaren tekrar haftasonunu ve gelecek haftaki Fenerbahçe maçını beklemeye başlamıştım.
Bu maç bence dönüm noktası oldu. Bu maçın ardından Facebook’ta ya da Friendfeed’de Fenerbahçe’li taraftarların yazdıkları alay dolu mesajlar beni fazlasıyla sinirlendirmişti. Üstüne üstlük kendi kendime takımıma küsmüştüm. Şampiyon olsak bile bu yetmezdi, bu işi ancak Türkiye Kupası’nı Fenerbahçe’den almak temizlerdi, ancak bu şekilde takımımla barışırdım ki, bu da oldu.
13 Mayıs Çarşamba akşamı… Televizyonun karşısına heyecanla oturdum. Maçın başında gelen golle birlikte heyecanım geçti, sonrasında gelen golle ilk yarı berabere bitse de, takım işin ciddiyetinin farkındaydı. İkinci yarı art arda gelen gollerle birlikte rüya gibi bir akşam başlamıştı. Maçın bitimiyle birlikte doğruca Beşiktaş’a…
Türkiye Kupası’nı aldık ve bir hesabı kapattık. Ancak şampiyonluk için temkinli davranmaya devam ettik. Ankaragücü maçı biraz daha inancımızı arttırdı. Hiç hesapta yokken Eski Açık’tan bilet bulup stadda izlediğimiz Galatasaray maçı ise şampiyonluğun habercisiydi. Bu maçtan sonra eve dönerken bile Beşiktaş’ta korna çalarak kutlamalara ortak olduk.
Yine de son düdük çalmadan tedbiri elden bırakmam. Denizli maçı bitmeliydi, esas fırtına o zaman kopacaktı. Ne yalan söyleyeyim, Cumartesi gününe kadar olayın ciddiyetini anlamadım. Yani şöyle söyleyeyim, artık şampiyon olmuş sayılırdık ve bunun verdiği bir rahatlık vardı. Ancak Cumartesi günü Denizlispor maçının havasına girdik. Bir de Denizlispor’un yakın zamanda FB’ye attığı çelme kafalarda soru işareti bırakıyordu. Ancak Beşiktaşımız’a da güveniyordum. Ki, bu güvenim de boşa çıkmadı. Son düdükle birlikte şampiyonluğu ilan ettik. Şu satırları yazarken bile o anı hatırlayıp gülümsüyorum. Sonrası, doğruca Beşiktaş’a, eğlenmeye… Yazının en tepesinde Beşiktaş’ta çektiğim kutlama videosunu bulabilirsiniz.
Çok bekledik, çok ağladık, çok acı çektik, ancak sonunda oldu. Bu arada bu başarıyı küçümsemeye çalışanlara da bir sözüm var: Şans çalışanın, isteyenin, çok arzu edenin yanında olur. Sizin takımlarınız olmadık puanları kaybederken biz kazanmamız gereken bütün maçları kazandık. Şampiyonluk da böyle geliyor zaten. Bu yüzden, karalamaya çalışmayın, sadece tebrik edin.
Kupa Finali sonrası Beşiktaş’ta kutlamalar
Çarşamba akşamı İzmir’de Fortis Türkiye Kupası final maçı oynandı ve Beşiktaşımız çok güzel bir oyunla hem kupayı aldı, hem de ligin rövanşını aldı. Bir anlamda kendisini de bana ve benim gibi düşünen birçok Beşiktaşlı taraftara affettirdi. Geçen hafta maçı izlemek için İzmir’e gitme planları yapmıştık, ancak iş-güç, arabanın durumu gibi nedenlerden dolayı bu plan gerçekleşmedi.
Biz de maç akşamı TV’nin karşısına kurulduk ve heyecanla maçı seyrettik. Her ne kadar heyecanlanmayayım desem de, ne yazık ki olmuyor. Maçı kazanmamız için ilk golü bizim atmamızın gerektiğini düşünüyordum ki, Yusuf sağolsun maçın başında golü attı. Tamam belki Fener daha kontrollü oynuyordu, ancak Beşiktaş da ligdeki görüntüsünden uzaktı. Bobo ilk yarıda %100′lük pozisyonu gole çevirseydi, belki maç orada bitebilirdi.
Neyse, ikinci yarıda Aragones’in de yardımlarıyla ve özellikle Bobo ve Tello’nun bu yarıda vitesi yükseltmeleriyle maçı kazanmasını bildik. Kupanın kaldırılışını izledikten sonra atladık arabaya ve doğruca Beşiktaş’a gittik. Arabada Beşiktaş marşlarını yüksek sesle dinledik ve çevreye de yayın yaptık. Arabayı Akaretler’e park ettikten sonra Çarşı’nın etrafını turladık, diğer taraftarlarla birlikte tezahüratlar eşliğinde yürüdük. Yukarıda Beşiktaş’ta Kazan’ın önünü gösteren videoyu bulabilirsiniz. Başka videolarım da var, ancak hepsinde küfürlü tezahürat olduğu için yayınlayamıyorum. Kutlamaların devamı ve daha da büyüğü inşallah lig şampiyonluğundan sonra gelecek.











